28 Aralık 2008 Pazar

'Kova'lamaca

Emanetçide unutulmuş bir çanta yada sokak lambasından sarkan buz parçaları gibi hissederken kendimi, yılın en sevdiğim her zaman sebepsiz neşe ve mutluluk yaşadığım dönemini iç ve dış dünyamda ki sessizlik ve kıpırtısızlıkla geçirmişim yeni aydım.

2009 Kova burçlarının olacakmış, 9 uğurlu sayım bu mümkün olabilir. Ancak yarın için bile plan yapmazken koca bir seneye dair fikir yürütmem karda kış lastikleri olmadan araba kullanmaya benziyor.

Çok sevdiğim şeylerden bir anda soğumam inanılmaz ama anlamsız gelmiyor bu aralar.
Son bir aydır müzik dinlemiyorum, eskiden olduğu gibi iki gecede kitap bitirmeyi seviyorum ve pencereyi açıp sıcakla buz gibi hava arasında kalmayı. En çokta boş sayılabilecek yolda hız kesmeden sürat yapmayı.

Hala geceleri neskafe içiyorum ve gündüzleri Türk kahvesi. Bu sene hayatı ‘kova’layacağım ve iki konuda alacağım ifadesini. Okumak yazmaktan keyifli bu günlerde. Birde dilek ve şikayet kutuma atıyorum içimden gelenleri sessizce..işte böyle..
İç ‘deniz’ de yolculuk devam ediyor..İnecek var diyen yok..


18 Aralık 2008 Perşembe

Mor Şemsiyeli Kadına


Yüz yıl yaşamış ama hep genç kalmış,
yağmur damlasından deniz yapmış kendine...
Mor şemsiyesi elinde...


Demiştim, geçen sene senin için yazdığım yazıda..Mor şemsiyen yok artık elinde, alabildiğine ıslanıyorsun sağanak yağmurlarda..Bazen sarıp sarmalayıp kundaklamak isterken seni bazende yaslanmak istiyorum güvendiğim sırtına..Ve bu doğum gününde 66 turuncu mum yakacağım 33 gün üst üste :))
TÜM YAĞMURLARIM SENİN OLSUN..DOSTUM..

14 Aralık 2008 Pazar

Mavi Saçlı Kız

İçerdeyken dışarıyı izlemek, dışarıdayken içeriyi özlemek.Tüm pencerelerin kenarından..

Şehirlerarası yollar zihin süzgecini elden geçirip temizlemenin, uzun uzun düşünmenin yada durduk yere gözlerinin dolmasını sağlayacak en ideal yerlerdendir. Nereye gittiğinin pek bir önemi yoktur, elektrik direkleri ve küçük köy evleri ve Orta Anadolu’nun kehribar rengi garip bir huzur, hüzün ve şükür duygusu hissettirir insana. Dedi trende tam karşımda oturan ve yüzü bana yabancı gelmeyen mavi saçlı kız. Sol bileğinde bir şeytan dövmesi, parmağında diyagonal gümüş bir yüzük ve elinde Hermann Hess’in Bozkır kurdu kitabı vardı. Sonra konuşmaya devam etti..
Dur tahmin edeyim şu anki ruh halini, doksanıncı dakikada gol yemiş yada varacağın kente son on kilometre kala kaza yapmış gibi değil mi? dedi..
Gülümsedim..
Ardından, İmkanın olsa hayatını delete tuşuna basıp sıfırlarsın dedi muzipçe.
Kahkaha attım.
Gülme, bunu yapabileceğin bir yer biliyorum dedi. Sonra..
O an sadece dinledim..
Şimdi, hemen bu trenden in ve gittiğimiz yönün tam tersine doğru yürümeye başla. Evet evet geldiğin yöne doğru gideceksin. Uzaklaşıp kaçmak hiçbir şeyi silmiyor, aksine karalıyor sana dair her şeyi..Daha yakına en yakınına içinin ücra sokaklarına geri dön..derken, Dadyy Yankee’nin Rompe şarkısı trenin dingin ahengini bozdu..telefonun alarmını susturdum, bir süre kıpırdamadan yattım. Ardından kitaplığıma yürüyüp Bozkır kurdunu aldım. Sayfalarında mavi boya lekeleri vardı. Şaşırmakla mutluluk arası bir hisle kitaba sarıldım. Kokladım. Hiçbir yöne gitmeyip olduğum yerde kala kaldım. Ve o an ruh halimi tam olarak tanımlayan bu kızın adını hatırladım..Adı Gümüş’tü..Onu en son on bir yıl önce görmüştüm..

3 Aralık 2008 Çarşamba


Büyüleyici akordiyon sesiyle bir Fransız filminin içinde, puslu bir sabaha uyanmış, bisikletiyle dar ara sokaklardan okuluna giden, kirasını zar zor ödeyebildiği bir çatı katında yaşamaya çalışıp, akşamları daha çok yaşlıların geldiği bir kafede garsonluk yapan bir kız olmak istedim..Böyle bir senaryonun sonunda büyük olasılıkla sürpriz mutluluklar bekleyecekti kızı..

Tüm bunları, eylülden kalma güneşli bir havada henüz alışıp alışmadığıma karar veremediğim bir yerin hiç alışık olmadığım bir parkında, alışık olmasam da sevdiğim, yarısı kırık bir bankın üzerinde elimde beslenme çantası, suluk, mont ve anahtarlığımla oturmuş..neşe içinde salıncakta ayakta sallanıp ‘biraz daha hızlanıp uzaya kadar çıkacağım’ diyen pembe çizmeli kızımın yüzüne bakıp hangimiz daha şanslı yada şanssızız diye düşünürken düşündüm..O herkesin bildiği, salıncağın gıcırtısı kulaklarımdaydı..Akordiyon sesini bölüp haksızlık ediyordu bana..

Hiçbir kapıyı gürültüyle çarpıp çekip gitmediğimden olsa gerek, sessiz gidişlerimin aksine cam çerçeve ne varsa indirip tüm kapıları olabildiğince hızlı çarpıp gitmek istiyordum. Sanki milyon tane göz aynı anda beni izliyordu, şimdi dolu dolu olan gözlerimi silsem ağlamaklı olduğum hissedilecekti ve bu en son istediğim şeylerdendi.
Sonra eve doğru yürürken düşündüm de Türk filmleri Fransız filmlerinden biraz daha gerçekçiydi..


2 Aralık 2008 Salı

yazdım bir kenara :)

HAYAT, SÖYLENENLERDEN SÖYLENEMEYENLERİ ÇIKARTMAKTIR..

Made by TATLIŞURUBUM

Yaz bunu bir kenara hatuncum :) diye mesaj geldi telefonuma az önce Aylin'den...
Hazır elimin altındayken buraya yazıvereyim dedim:)
Çok güzel düşünmüş ve kelimelere dökmüşsün, hayatı anlayabilmek sabır ve zeka işi oluyor bu durumda..

1 Aralık 2008 Pazartesi

'DÖN'me Dolap..

Çoğu kez dünyanın kendi etrafımda döndüğünü zannederken aslında ne kadar yanılmışım. Başım dönmeye başladığında anladım ki kendi etrafımda dönüp durmuşum bunca zaman..

Aynı zamanda dünyanın etrafında dönerken 365 günlük turumda değişik yüzler, aldanışlar, komik maskeler, çift şeritli yollar, kutlamalar, unutmalar, taklitçiler, bekleyişler, umut etmeler, aslalar, teşekkürler, karmaşık ruhlar, selamlar, sabahlar, ışıksız odalar, dostlar, kurtlar, tencereler ve kapaklar gördüm. Her dönüşümde hiçbir şeyi aynı bulamadım.Bulmak istedim mi bilmemiyorum..
Ben Dünya'nın, Dünya Güneş'in etrafındayken, Güneş, yalnız Dünya'yı sevdi..hiç yaklaşmadan uzaktan. Yaklaşırsa yakıp kül edeceğini biliyordu...
VE, Dünya, yalnızca kendini sevdi..
Ben?
Ben, Güneşe saygı duydum, Dünya'yı duygusuz buldum, en çok denizin mavsini, yıldızların pırıltısını, daldaki kirazın rengini çakıl taşlarını ve karıncaları sevdim..


Hadi şimdi, dön Dünya, dönme dolap..

27 Kasım 2008 Perşembe

Büyüyoruz...MU?

'Kelimeler tükeniyor yavaş yavaş..ne desem ne yapsam bilemiyorum. Uçsam gelsem yanına. Sarsam sarmalasam geçti desem kabustu desem, güzel bir kahvaltı hazırlasam sana ve kahvemizi içsek, dergilerimizi okusak. Puslu hava olsa. Sen kırmızı ben siyah bir kazak giymiş olsak'

Gerisini getirememiştim gece yağmurdan hızlı düşmeye başlamıştı göz yaşlarım tıpkı daha önce seninkilerin olduğu gibi..
Şimdi seni alıp çok uzaklara gitmek istiyorum, ölümün ve haksızlığın olmadığı bir yere. Geleceğini biliyorum benimle..Çok bir şey almayalım yanımıza hele ki şemsiye hiç. Tamam araba da steyşın olmasın. 'Bozar bizi aile modu' dediğini duyuyorum sen allığınla kahve fincanlarını unutma bende bir kaç kitap ve pasiflorayı. Çocuklar hazır sen merak etme, gittiğimiz yerde güvende olacaklar ve hep mutlu. Saat on buçuk olmuş geç kaldık, artık gitmeliyiz. En azından öğlene kadar haksızlığın olmadığı bir yerde olmalı gece yarısı olmadan ölümsüz ülkeye varmalıyız. Yol üzerinde, intikam denen soğuk meze yapan bir yerde dururuz. Ben o mezeden hiç yemedim demiştim ya bir tadına bakarız.
Hayat adil değil dedin ya, artık sorgulamıyorum adaletini..Dik durdukça, güçlü oldukça sırtına biraz daha yük bindirip tamda yere sağlam basan ayaklarımıza vurup kasti faul yapan hain bir oyuncu bu hayat. Hakem nerde uyuyormu?

Tezahurata gerek yok sussun herkes. Sende gülme şimdi, tamam biliyorum futbol da konuşmayacaktık.
Şimdi ..
Ben biraz daha ağlayım, uzun zamandır birikenleri atayım. Sen ağlama..

(ellerim klavyede gözlerim ekrana dalıp bakmaya başladığımda ve bu şekilde dakikalar geçtiğinde biliyorum ki yazacaklarım bitmiş, yarım kalmış gibi görünüyor ama değil, sadece bitmiş)

21 Kasım 2008 Cuma

Bugünün Çarpık Anatomisi

Zaman en iyi ilaçtır.. ilacımı aldım artık iyiyim..

Arabanın içinde oturup beklerken bir şarkı çalmaya başladı, hani bazı şarkılar vardır ya, alıp bir yerlere götürdü beni deriz. İşte o şarkılardan biriydi dinlediğim. Alıp bir yerlere götürdü ama çok uzaklara değildi. Nede yakınlara. Bilmediğim bir yere, belirsiz bir zamana belki hiç olmamış yaşanmamış anlara götürdü. Şimdi hangi şarkı olduğunu hatırlamıyorum, üzerinden henüz altı saat bile geçmemişken unuttum. Bir çok şeyi unuttuğum gibi. Tek hatırladığım, fareli köyün kavalcısındaki fareler gibi takılıp gitmek istediğimdi ezginin peşine..

Son birkaç günkü gerginliğimi, üzerime düşeni hakkıyla yapmanın hazzıyla başımdan savuşturduğumu hissederken, kahve falında bilmem kaç damla sevinç gözyaşı, birkaç yol, uzun boylu başı dumanlı, omuzlarında iki ağır yük bulunan bir erkek, karşılıklı konuşan kısa boylu iki kadın, her zamanki iç sıkıntısı çıktı.

‘Birden uykum geldi, yorgunum, ne diyecektim kelimeleri bile toparlayamıyorum. Biz gidelim artık.’
‘Hadi kızım gidiyoruz.’
‘Teşekkür ederim. Bugün için.’
Kuru teşekkürden öte hissettiklerim bende kalıyor.
Rüzgarı hiç sevmiyorum.
Üşüdük.
Elimde eşyalar çizmelerimin topuğundan gelen ses ve zar zor anahtarı bulup kapıyı açışım..
Sonra sonra…

Ölümde yalan bir yerde , yaşamak gibi.. Yazmışım zarfın üstüne. Elime zarfın içindeki toplu iğnelerden biri battı.Ne çok kalmış diye düşündüm, cenazede göğsümüze taktığımız fotokopi resimlerden. Niye saklıyorum bunları, yalandan bile içine bakmaya korkarken..

Saat ilerlemiş..
Şimdi üzgün, solgun, titrek, ağlamaklı sesini duyup da nasıl içerim neskafemi..Senin çok sevdiğini bilip de.

Gün geceye, gece bana dokunurken.. İlaç bugün yan etki yaptı..
Hissediyorum..

19 Kasım 2008 Çarşamba

Çantamdakiler..



Aylin'in sobesiyle çantamı ortaya döktüm :) Ebruli ve Tabiat Ana sıra sizde..

Küçük çantalardan hoşlanmam ve abiyeler hariç hiç kullanmadım diyebilirim. Büyük ve kullanışlı çantalar tercihimdir. Özellikle boynumdan çarpraz şekilde geçirerek taktığım çantalarımı hem sever hemde rahat ederim, içlerinde de genellikle ne aranırsa bulunur :) Hafta sonu kullandığım çantamı boşalttım ve çıkanlar bunlar. Güneş gözlüğüm ve kutusu, cüzdan, küçük not defterim, kurşun kalem, kızımın tokaları yine kızım için şeker ve sakız, anahtarlıklarım, tatlandırıcım, güzel keyifli bir günden kalma bir cafeden alınmış kibrit kutusu ve geçen noel zamanı Helsinki'den aldığım kartanesi..Onu o zamandan beri hiç yanımdan ayırmadım. Benim için çok özel..Ben nereye o oraya..

5 Kasım 2008 Çarşamba

Ankara'yı sevdiğim kadar..

Rüzgarla oradan oraya savrulsam da dönüp dolaşıp yine topraklarına düştüğüm ve çocukluğumu küçük şirin bir mahallesinde sakladığı için, kızımda ‘Ankaralı’ olduğu için, Eskişehir’e 240 km olduğu için, geceleri arabayla caddelerindeki tatlı akışa karıştığımda huzur bulduğum için, hep gürültüsünden şikayet ettiğimiz sokak düğünleri ve içten içe şikayetimizi geri aldığımız için ve bu sokak düğünlerinde çalınıp söylenen an’ga’ra kaşık havalarının her notasının Ankara’lıların genlerinde olduğunu bildiğim için, yurt dışında satın aldığım bazı ürünlerde made in Turkey yazısını gördüğümde nasıl duygulanıp ağlamaklı olduysam yurt içinde başka illerde 06 plakayı gördüğümde aynı hissi bana yaşattığı için, ilk aşkıma, ilk ölüm acıma, ilk dostluklarıma, ilk ayrılışlarıma, ilk kavuşmalarıma ve daha bir çok ilkime tanık olduğu için, ruhumu bilmem ama sonunda bedenimi oraya teslim edeceğim için, içinde yürekten sevdiğim nadir kişiler olduğu için, hemen hemen her yaşımı kutladığı için, kendine has soğuk ve uzak bir havası olduğu ve İstanbul’luların çoğunun Ankara’yı sevmediğini bildiğim için, için için özlediğim için..Ankara’nın taşına bak gözlerimin yaşına bak dizeleri için..Anıtkabiri, Kocatepesi, Esat caddesi, Bahçeli 7si, Yüksel'i, Karanfil'i ve Kuğulu parkı olduğu için..
Evet Ankara’yı sevdiğim kadar, daha bir çok şeyi seviyorum..
Ama bu gece en çok onu sevdim..
Onu hissettim.
Uzaktan kulağıma çalınan bir melodi sayesinde..

3 Kasım 2008 Pazartesi


İnanmadıkların
İnandıklarımdan ibaretti
'sen' gibi..

Berrin'deniz'

28 Ekim 2008 Salı

işte bu..


Bir resimle yola çıktım. Alt hız limiti 120 ile..Ve kulağımda bu şarkı..living next door to alice..
Thelma ve Louis'deki gibi belkide, normal yaşamlarını bırakıp yollara düşmek..Geriye hiç dönmemek istedim. Yazdan kalma bir sonbahar havasında sarı şeritli bir yolda lacivert gökyüzü altında, olabildiğince yalın, hazırlıksız, öylece..Çok çok hızlı gitmeliyim ki yetişemesin kötü günler ve boğazıma dizili kalmış hayaller..
Müziğin sesini iyice açtım, dikiz aynasına baktım, arkamdan gelen hiç bir şey yok, önümde ise bilmediğim yollar..İlk benzinlikte durup tarçınlı çörek yiyip kahve içmek, cebimde ne kadar para olduğuna bakmak ve kırmızı bir diş fırçası almak istiyorum. Sonrasında yolun rahatını, huzurunu yaşamak, bir balıktan vede kuştan daha şanslı olduğumu düşünmek ve şansımı zorlamak bu yolda, her zaman yapmadığım gibi.
Meksika sınırını bir kez geçmiştim, yanımda kızım, en yakın arkadaşım ve minik oğlu ile. Bu defa yalnız başıma başka sınırlardan geçeceğim..Bu yolu bu şarkıyı çok sevdim, birde dönüşü olmamasını..
***Bu yolu kendime bir başkasınıda Aylin'e seçtim.Bir benzinlikte karşılaşırmıyız ki :)

14 Ekim 2008 Salı

beni duyacağını biliyorum..

Ters dönmüş bir kaplumbağanın debelenmesi çoğu kez komiktir yada belki acınası..
Peki ters dönmüş bir hayat nasıl görünür? Kaplumbağa kadar çabalamış olsa ters dönen hayat, acınası olmaktan ne kadar uzaklaşır..
Milyarlarca insandan kaçı istenerek dünya gelmiş olabilir ve emin ellerdedir mutlulukları..Ya istenmeyenler, yada istenip de neden istendiği bilinmeyenler..
Demir bebek, sen gel hadi, inan farklı değil senden diğer bebekler..
Sorumlu arama, biraz sağda biraz solda çokça ortada ama hepimiz aynı yerdeyiz.

Seni taşıyan anneyi ve taşıyacak şehri çok iyi tanıyorum. Bir zamanlar ikisi beni taşımıştı. Mutlu günlerim çoğunluktaydı o günler..
Sen gel, gerisi şimdi önemli değil, önemli olmaya başladığında, sen kendini taşıyor olacaksın..
Demir gibi gel, güçlü ama soğuk olma hayata..Ters dönmüş olsa da düzelir istedikten sonra.
Biliyorum, bize de kimse sormadı ama hala buradayız.
Sen gel, bir kadın güzelleşsin, gülümsemeyi öğrensin artık hayata..

11 Ekim 2008 Cumartesi

'nereye'

Minik, hediye paketini avucunda tuttu sıkıca. Paket, iyice eskimişti, uzun zamandır her çekip gitmek isteyişinde içini açıp ‘nereye varacağını özünden bilmediğin yola koyulma’ yazan kağıdı okuyordu. Yine okudu ama bu defa nereye varacağını özünden bilmediği bir yola koyulacaktı, kulağında aynı şarkı, dizlerine kadar uzanan gül kurusu atkısını doladı boynuna, iplerini bağlamayı sevmediği botlarını giydi ve en sevdiği kahverengi paltosunu, çıktı kapıdan.. iki kere kilitledi ardından, geri dönüp açacağından değil, olsa olsa alışkanlıktandı.

Bir an düşündü dönüp geri, sevdiği birkaç eşyasını almayı, alabileceği hiç bir şey olmadığını fark etti, tatlı bir anıdan başka..Küçük bir çocukla, sabahın erken saatlerinde eşyasız boş bir odada yerde karşılıklı oturup derme çatma bir kahvaltı yapmışlardı, kendilerinin olmadığı bir evde ve nereye gideceklerini bilemedikleri bir günde.

Dışarısı tahmininden soğuktu, elleri ceplerinde yürürken, rüzgar yüzünü yakıyor saçlarını savuruyordu. Cebinde ki kısa camel paketini fark etti. Geçen kıştan kalmış olmalıydı. Sigarasını tereddüt etmeden yaktı, oysa ne zamandır içmiyordu. Artık önemi yoktu, nasıl olsa bu gece daha önce yapmadığı bir çok şeyi yapmıştı. Sigara içmek hiç bu kadar keyifli ve ağrı kesici gibi olmamıştı, soğuk havanın buharıyla karışıyordu gri duman, üflüyordu buz gibi karanlığa.
Üzgündü, kırgındı, gözlerinde akamayan göz yaşlarının ağırlığı vardı, nede olsa üzüldüğünü hiç belli edemez, ağladığını kimseler göremezdi.


Hayatındaki tüm yanlış anlaşılmaları, haksızlıkları, bir kaç keşkesini ve acı veren günlerini yol kenarındaki çöpe attı.
Biraz yürüdü, nereye gittiğini bilmeden. Ana yol bildik, sıkıcı ve gürültülüydü. Hemen kenardaki patikadan yürümek istedi. Huzurlu, göz almayan,taşlı topraklı birazda karanlıktı. Kaç kişi yürümüştü ve kaç kişinin izi kalmıştı o yolda önemi yoktu.
Önemli olan ne kadar güvenliydi..Peki, güven hangi gecenin güvensiz sabahına sinmişti de görünmek istemiyordu.
Yolun ortasında, üşüyerek bekledi. Tahminsiz bir süre..
Sonrasında NEREYE, gittiğini kimse görmedi. Gülkurusu atkısı yolun ortasında bırakmıştı.
Demek artık üşümüyordu..

***Öykü Atölyesi'nin fotoğrafın dili adlı çalışması için yazılmıştır..

9 Ekim 2008 Perşembe

sıradan bir sabah 4

Bu sıradan sabahta Aylin ile yine her zamanki sabah sohbetimizi yapıyorduk, bu sohbetlerimizde gün içinde neler yapacağımızı, dünden, geceden, ıvır zıvır ne varsa olayların kritiğini msn deki gülme ikonlarımız ve kahvelerimiz eşliğinde yaparız çoğu kez. Bu sabahta yoğun gündemimizi konuşurken :) power Türk'ü açsana dedi.. Ben tv de bulup açana kadar şarkı bitmiş, yabancı değil bizim Oğuzhan Koç 'gül ki sevgilim'i söylemiş.. Sonrasında sıradaki şarkı senin olsun dedi Yalın çıktı bana. Sonraki şarkı onundu Gökhan Özen çıktı, biz bu arada yorumlar yapıp gülüşüyoruz. Bir ara ayrıldık, tv bağlantımız olalı üç gün oldu acemice müzik kanallarını gezerken viva'da kaldım. O ne! bir anda büyüleyici bir ses ve gelinim olurmusun evindeki Caner'e benzettiğim bi şey gördüm :) Hemen Aylin'e çabuk vivayı aç Rafet el roman Virane diye bir şarkı söylüyor, ordaki çocuğa bak kim bu ya dedim :) Oda Rafet yeni keşfetmiş deyip bana bu bilgileri yolladı :)


24 yaşında. Aslen Trabzon’lu, Londra’da yaşıyor. Londra’da bir şirkette pazarlama müdürlüğü yapan 10 yıldır ailesiyle yaşayan Güney, 4 yıl önce Rafet El Roman ile Londra’da bir konserde tanışmasıyla hayatı değişti. O günden beri onlarca beste yapıp, Rafet El Roman’ın albüm teklifini almıştır.Yusuf Güney, artık hayatını çok sevdiği müzik ile kazanmaya başlamıştır. Rafet El Roman’ın vokalistliğini yapan Güney, yakın bir zamanda çıkaracağı albüm heyecanı ile uzun ve yorucu bir yola girmiş ve başarı ile ilerlemektedir. Güney, önümüzdeki aylarda İstanbul’a yerleşeceğini de belirtmiştir.

Heh ben niye keşfedememişim önce dedim :) Netten klibi bulup, ard arda izlemeye/dinlemeye başladık. Bir önceki takıntım için Oğuzhan ne oldu dedi Aylin, onun işi bitti dedim :)
Bu nasıl bir ses inanılmaz etkilendim, bayıldım, hatta bu kelimeler az kalır Aylin'e yazdıklarımın yanında :) Yalnız klip çok komik, iki adam teknede başbaşa bir tanede zavallı bi kızcağız ara sıra görünüp kendi kendine dans ediyor, akıllarınca estetik katsın diye koymuşlar hatunu ama iki adam çok daha estetik ve romantik görünüyor, kızın her hareketi, görünüşü baştan aşağı fiyasko, dayanamıyorum al şu kızı git Rafet çıkın klipten diyorum :) ikside lüzümsuz.. Birde motor sahnesi var çok ufak, hah işte orda o motorda ben olmalıydım diyorum, Aylinde evet tam senlik diyor :)

Aslında bu Yusuf Güney için, sesi için çokk şey yazabilirim ama, şimdi sadece dinlemeyi tercih ediyor ve fikirlerimi kendime ve Aylin'e saklıyorum :)
Kasım sonunda albümü çıkıyormuş, bekliyoruz efendim.
İşte klip, benim dışında herkes izlemiştir kesin, radyo ve tv takibim uzun zamandır olmadığı için hep geriden geliyorum. Bu defa üzüldüm bu duruma :) Şarkının ilk başında tek başına söylediği kısıma dikkat! Muhteşem..


İşte böyle sıradan bir sabah bu kliple ve ard arda yaptığımız espriler ve msn deki sesli kahkahalarımızla keyifli bir sabaha dönüşüverdi..Bu satırları yazarken dinlemeye devam ediyorum..Biri beni durdursun :))

7 Ekim 2008 Salı

ev ödevim

Ev ödevini yapmayan çocuk, bin bir mazeret bulamaz, ya canım istemedi yapmayı der, yada bir şey söyleyemez. Misafir geldi ve elektrikler kesildi ise büyüklerin yalanıdır ödevlerini yapmamalarının mazereti olarak.

Bugün ödevlerimi yapmak istemedim, ne misafir geldi, ne elektrikler kesildi, yalnızca her şeyi bir kenara atıp, yaslayıp sırtımı sıcak ve rahat bir yere film izlemek istedim, patates cipsi ve kola eşliğinde. Sıradan olmayan bir günde sıradan birkaç isteğime cevap vermezsem olmazdı. Aslında filmde sıradandı, bir kadın, iki çocuk, ne hikmetse köpek yoktu evlerinde, ha sonradan köy yolundaki hayvanları beslemeye gittiler. Çalan telefonlar, gelen luzumsuz kişiler, dibi tutan bir yemek, aspiratörün yorucu sesi ve daha bir çok gariplik arasında sit com vari bir evde geçen olaylardı.
Aslında filmi izlemekten çok, izlermiş gibi yapıp sıcak battaniye altında abur cubur atıştırıp, o yalıtılmış anların keyfini çıkarmaktı dileğim.


Ben bunları dilerken, birilerinin başı ağrıyordu, birileri tartışıyordu, birileri aşık oluyordu, birileri evden kaçıyordu, birileri mutsuzdu, birileri ton balıklı salata yiyiyordu, birileri Mısır’a tatile gitmeyi planlıyordu, birileri alışıyordu, birileri sorgudaydı, birileri cinayet işliyordu, birileri ölmüştü, birileri deniz kenarında bir ev düşlüyordu, birileri havaifişekler altında öpüşüyordu, birileri sarılıp barışıyordu, birileri aksi ve huysuzdu, birileri evine gidiyordu..birileri..
Uyuya kalmışım, film bitmiş, başımın ağrısı geçmiş bense galiba mutluydum, birileri tüm bunları yaşarken.

3 Ekim 2008 Cuma

Öykü'nün Öyküsü VII

Biraz uzun, biraz kısa, çokça umut ve özlem dolu zamanın ardından Suna’dan gelen ‘alacakaranlık’ başlıklı maili görünce şaşırmadı Hakan. Sadece o an dokunmuş gibi hissetti Suna’ya. Bir süre açamadı, ne yazdığından çok, yazmış olması umurundaydı ve bu başlık ile az çok anlamıştı Suna’nın içinde bulunduğu durumu. O zaten hep anlıyordu Suna’yı. Sevmek, anlamak değimliydi? Sıkmadan sarıp sarmalamak yada. Evet, öyleydi..

Hola, Mi Amor,
Muy tarde en la noche cuando todo el mundo duerme, me quedo aqui pensando en ti, y como quisiera que tú también estés pensando en mi..
(*Gecenin geç vaktinde bütün dünya uyurken, ben ayaktayım, seni düşünüyorum ve tıpkı senin de beni düşündüğünü bilerek)


Dört ayda ispanyolcayı, aşkımızın dilini unutacağımı düşünmedin her halde :) Hatta geçen ay bir tercüme bürosunda çalışmaya başladım, fazla yoğun bir yer değil, iş oldukça gidiyorum. Bunun dışında babamdan kalan evi sonunda satabildim ve beni oldukça rahatlattı. Balkonu şirin bir bahçeye bakan ufak bir daire tuttum. Zamanla daha iyi bir yere geçmeyi düşünyorum. Öykü hafta sonları benimle kalıyor, Çetin ile mücadelemiz çok çetin geçti :) Sanırım yakında evlenecek olmasıda bizim işimize geldi, kafasını meşgul ediyor :) Öykü, babasının evleneceği hanımdan hoşlanmış, güleryüzlü iyi biri olduğunu söylüyor, buda iyi bir haber öyle değil mi? Tabi o evde ne kadar süre güleryüzlü kalabileceğini allah bilir! Her şey yolunda giderse yarıyıl tatilinde, en kötü ihtimalle yazın bir süreliğine oraya gelmeyi istiyorum..Tabi Öykü ile birlikte :) Tabi kabul edersen :)

Evet gece ile gündüzün birleştiği yerdeyim ‘alacakaranlık’ta..Neden tüm bunları seneler evvel yapamadım diye hayıflanıyorum. Şimdi üzerimden dökülen parçaları toplamak hiç kolay olmuyor ve dahası sensiz kalmak. Çok sık aramayışımın, yazmayışımın nedeni asla senden vazgeçtiğim anlamına gelmiyor. Sadece, hayatımda ilk defa kendi ayaklarımın üstünde durmaya çalışıyorum, ve bu hayatta tek başına olduğunu hissettiğinde çok daha kolay oluyor. Diğer türlü, sürekli annesinden güç alan, en ufak bir şeyde mız mızlanan bir çocuktan farkım kalmayacak, senin ilgin ve şevkatin karşısında. Bırak büyüyeyim. Korkularımla tek başıma yüzleşeyim, bu arada beni hep sevdiğini, düşündüğünü ve beklediğini bileyim bu bana yeter.

Çetin ile yıllardan sonra ilk karşılaşmamız tesadüflerin en korkuncuydu. Ondan korktuğumu, içimdeki sarsıntıyı belli etmemek için çok uğraştım. Başarabildim mi bilmiyorum ancak sonrasında çok hastalandım. Bir süre kendime gelemedim, tüm bunları anlatıp seni de üzmek istemedim o günlerde. Bir kere daha onu görmeye tahammülüm olabileceğini sanmıyorum, yinede Öykü’ye belli etmiyorum. Bir süre sonra daha iyi anlayıp kabullenecek olup bitenleri. Ha unutmadan ona senden ve ‘Dulce’ den bahsettim, benim aksime Öykü kedileri çok seviyormuş, ne yalan söyleyim kıskanç Dulce’yi bile özledim.

Öykü, çok hassas ve çok yetenekli bir çocuk, okulunda da oldukça başarlı olduğunu öğrendim. Her şeye rağmen Çetin’e bir anlamda kızımı iyi yetiştirip ilgilendiği için borçluyum. Biraz içe kapanıklığı var ama bu şartlarda normal sanıyorum. Anne olmanın hazzını yaşıyorum ve beni bu kadar çabuk kabullenip benimsediği ve affettiği için çok şanslıyım bunun için şükrediyorum. Selvi ve Cihan’ı biliyorsun, onlarında büyük desteğini gördüm, bu yüzden Çetin ile araları limoni.
Ankara’yı sorarsan, bildiğin gibi ne çok telaşlı nede gamsız. Geçen gün kuğulara ekmek attım senin yerine ve salatadaki kızarmış peynirleri yedim, sevmediğim halde, sen seviyorsun diye..Belki bir gün tekrar gelirsin ve biz tekrar akşamdan sabaha yol alırız caddelerde ayaklarımız ağrıyana dek.
Şimdi monütörün yanında ki fotoğrafımıza bakıyorsundur, üçüncü fincan çayını içerken en az beşinci telefon konuşmanı yapıyorsundur, ve arsız perdeler uçuşuyordur odamızda. Balkon kapısını ört ceryanda kalma.
Biliyorum, hiç bir şey eskisi gibi olmayacak, artık seninle Madrid’te yaşamam olanaksız, Öykü’yü oraya getiremem ve onsuz da gelemem artık.

İçimden geçen binlerce kez teşekkür etmek sana. Gracias..Gracias..Gracias, mi amor. Herşey için..
Yine her zamanki gibi daldan dala atladım, aklıma geleni sırasını beklemeden yazdım. Neticede alışıksın buna, bak gülümsedin :)

Hasta la vista! Amigo..
SuNa..

..............................................
Yaz tatilinin son haftasıydı,
Elindeki kitabı yatağın üzerine bırakıp, çalan kapıyı açtı Suna.
_Siz Orhan Bey'in kızı Suna olmalısınız. Ben babanızın yanında stajyer avukat olarak çalışıyorum. Adım Çetin! dedi güzel gülüşlü genç adam..


Zaman kime sadık kalmış ki? Aldanışlarımız hep bundan..

BİTTİ



29 Eylül 2008 Pazartesi

Mutlu Bayramlar..

Minik fok'umun anasınıfında bir kaç gün önce yaptığı şeker şeklinde ki bayram kartı ve bu akşam yaptığı diğer şirin çalışmaları eşliğinde tüm arkadaşlarımın Ramazan Bayramı'nı kutluyorum.

27 Eylül 2008 Cumartesi

sobe

Gökkuşağınınrengi'nden gelen sobelik soruları cevaplayıp, aynı soruları sevgili funda ve bulut'a paslıyorum..

İsim: Berrin
Nerelisiniz: Ankara
Yaşadığınız yer: Öyle bir yerdeyim ki; bir yanımız yaprak döker, bir yanımız bahar bahçe..

Mesleğiniz: Meslek olarak yaptığım bir işim yok.
Hobileriniz: Kitap okumayı çok severim, resim yaparım.
Evlimisiniz: Evet
Kaç çocuğunuz var: tek..
En sevdiğiniz yemek: Tavuğun her çeşidini severim, gıdaklayan hariç :)
Sevdiğin müzik: caz, özgün müzik, türkü(istisnalar hariç), arabesk dışında hemen hemen tüm müzik türlerini severim. Özellikle, bachata, latin müziklerine bayılıyorum. Türk sanat müziğinin ise ap ayrı yeri var bende. Ve son iki haftadır tam bir takıntı olan Oğuzhan Koç 'gül ki sevgilim'..Günde onlarca kere dinliyorum. Kendimi iyi hissetmeme neden oluyor :)

İşte o şarkı..bu şarkı..

Nerelere gitmekten hoşlanırsın: Dağ havası ve yeşilliğin olduğu her yeri severim. Açık hava tercihimdir.Gece deniz kenarına gitmeyi severim. Hiç görmediğim şehir ve ülkeler heyecanlandırır beni. Ve sevdiğim kişilerin olduğu her yere gitmekten hoşlanırım.

*** acaba bu yanıtlarla mülakata çağırılırmıyım :))

Öykü'nün Öyküsü VI

Çetin, Öykü’ye, ‘konuştuğumuz gibi yalnız sen gireceksin içeri ve birkaç saate kadar almaya geleceğim. Oradan da doğruca çiftliğe at binmeye götüreceğim seni’ dedi. Öykü başıyla evetlerken, Selvi tek kelime etmeden, küçük kızın omzundan tutup içeriye doğru yöneltti.
Suna, Çetin’nin sesini duyunca iyiden iyiye buz kesmişti. Olduğu yerde ayakta çakılı duruyordu, taki odaya Öykü girene, kızıyla göz göze gelene kadar..Zaman durmuş, zaman yitmiş, zaman labirent, zaman küsmüş, zaman ezmiş, zaman.. git artık..

Öykü, Selvi teyzesi gibi uzun saçlı, topuklu ayakkabı giyen bir anne hayal etmişken, karşısında kısacık saçlı, ufak tefek, anneden çok bir ablaya benzeyen ‘anne’sini görünce hayli şaşırmıştı. Selvi, Suna'ya bakıyor, Suna Öykü'ye tapıyor, Öykü sadece oradan gitmek istiyordu o dakikalarda. Suna koşmak sarılmak, öpmek koklamak ağlamak için neler vermezdi o an ama hiç birini yapamıyordu, ‘merhaba’ diyebildi sadece..Bir yabancı yada bir komşu teyze gibi. Selvi hemen Öykü'ye gülümseyerek ‘annene merhaba demeyecekmisin’ dedi.
Öykü yere bakıyordu sadece..’hoş geldiniz’ diyebildi.
Suna daha fazla dayanamayıp hızla Öykü'ye sarıldı. Şimdi her yer kristaldi, anne yüreğinde kırılıyordu tüm ışıklar, yedi renge ayrılıyordu, her renk Öykü’de bitiyordu.
Öykü’nün kalbi çarpıyor, yağmur damlalarından laleleri görüyor, ağlamaya başlıyor, ve ‘anne’ ‘anne’ diyordu.

Çetin, sabırsızca Öyküyü almaya geldiğinde, anne kız tek kelime daha etmemiş, sadece sarılıp, yarı uyuşmuş yarı iç çekerek oturmuşlardı. Öykü'nün gitmesi gerekiyordu. ‘Artık seni hiç bırakmayacağım bebeğim’ dedi Suna. ‘hiç’..söz veriyorum telafi edeceğim olmadığım zamanı..şimdi git babana. 'Ben artık buradayım, sen neredeysen orada’ dedikten sonra..

Öykü usulca kalktı ve gitti.
Suna yerinden kalkamıyor, üşüyor, titriyor, konuşamıyordu. Yıllardır kendini ne kadar sıkmış, ne kadar direnmişti, şimdi ise tüm direncini kaybetmişti Kızına kavuştuğu şu saatlerde. Bir noktaya bakıyor, Çetin’in tokatları yüzünde patlıyor, bebek ağlıyor, balkon kapısı çarpıyor, telefon çalıyor, canı acıyor, günler geçiyor, yalandan gülümsüyor, tehditlerle yaşıyor, artık hayal kuramıyor, gece olsun istemiyor, minik yavrusunun yanında yatıyor, yine kapı çalınıyor, yine canı acıyor, günler geçiyor, kemikleşiyor, neden diyor, Çetin Suna'yı seviyor. Asla gidemezsin diyor. Suna zayıf, Suna zavallı. Suna artık kendini sevmiyor. Zamanında Çetin’i sevdiği için. Suna kalkıyor, aynada yüzüne bakıyor, tek gözünü açamıyor, daha fazla bakamıyor, kızını kokluyor, çıkıp gidiyor. Suna kanapede bir noktaya bakıyor. Elleriyle kulaklarını tıkıyor, Çetinden nefret ediyor. Tüm bunları hatırlamak istemiyor. Gözünü açıyor, kabustan uyanıyor, ‘Selvi bana hemen bir ev tutalım’ diyor.

Hakan’ın telesekreterine ‘dün Öykü’ye sarıldım. Ev tutuyorum. Onu bir kez daha bırakıp gelemeyeceğim. Beni anlıyorsun. Biliyorum’ deyip kapatıyor.
Hakan, Suna’yı anlıyor.
Suna, her gece Hakan’ı düşünüyor, özlüyor.
Suna, gençleşiyor kızıyla, Suna yaşlanıyor, sevdiği adamdan uzakta.


26 Eylül 2008 Cuma

BEYAZ ZENCİLER

Uzun zamandır görüp dokunamadığım kitaplarımla buluştum bu akşam. Aralarında çok severek okuduklarımda vardı. Ve okuduğum dönemlere geri döndürdü beni. Bazılarının ilk sayfasına okuduğum tarihi, bulunduğum şehri, yada daha alakasız şeyleri yazmışım. İşte o kitapladan biri de BEYAZ ZENCİLER. Ingvar Ambjörsen'in yazdığı kitabın arka kapağında işte bunlar yazıyor..

Beyaz Zenciler uyku tulumları, sırt çantaları ve bira kasalarıyla Çingene hayatı yaşayan dumancılar, beyazcılar, asitçilerdir... Beyaz Zenciler şairdir, çılgındır, düş kurmayı ve küfretmeyi severler: Onları en iyi polisler tanır! ... Beyaz Zenciler mahkum edildiğimiz rezil, yoz televizyon dizilerine benzeyen hayatlardan, eğitim, kariyer, başarıve benzeri cüce düşüncelerden nefret ederler... Beyaz Zenciler sevgi edebiyatı yapmazlar, severler: Bütün enerjilerini kendilerini garantiye almak için harcayanların hiçbir zaman anlayamayacağı kadar çok severler... Beyaz Zenciler gerçekten 'düzen karşıtı'dırlar, tüm ideallere ve ideolojilere karşı ihanet içindedirler. Onlar toplum dışına atılmamaışlardır, orada, 'imkansızın kıyısında öfkeli ve eğri bir hayat' yaşamayı seçmişlerdir...

Kitabı elime alınca, epey bir eskiye gittim. 11sene öncesine :)18 _19 yaşlarıma..
Kitabın ön yüzüne şunları yazmışım :)

'Beyaz evlerin gölgesinin düştüğü yerde 'sen beyaz zencisin' dedi biri bana. Bu yüzden aldım bu kitabı okudum...Anladım ki bunu söyleye kişide 'BEYAZ BİR ZENCİYMİŞ' EYLÜL' 97
Sonra, okuyucunun yorumu demişim:

'Beyaz zenciler yalnız kendilerine hesap vererek, hiç bir yere ait olmadan, yüreklerinin ve rüzgarın onları götürdüğü yere giden, umutsuzluğun içinde bir umut, umudun içinde de umutsuzluk arayan, maddi şeyleri hiçe sayıp, günü gününe aşkı, dostluğu, nefreti, uçmayı ve ölümü arayan düş gezginleridir'

Hey gidi gençliğim hey :))

Birde yetinmeyip adamın kitabının sonuna ekleme yapmışım :) Son kısmından ufak alıntı ile başlıyorum..İtalik ile yazılan yerler benim kitabın sonuna yazdıklarım :)

Sokağa çıktığımızda dayanamayıp sordum?
'Charly, doğru söyle nasıl bir şey?'
'Yazar olmak, kitabını elinde tutmak?'
Kitabın siyah renkli kapağına bir an baktıktan sonra ceketinin cebine soktu ve düşündü.
'Pek önemli bişey değil' deyip Rita ile benim dudaklarıma birer öpücük kondurdu. 'Düşlerimiz daha büyüktü!
'Şimdi?' diye sordu' Rita sigara paketini uzatırken.
'Geleceği arayacağız' dedi Charly sigarasnı yakarken. Seksenli yıllara giden yolun, sarayın önündeki parkın içinden geçtiğini sanıyorum'
Parktan yirmi gram afgan aldık.
Kazık marka.

O sırada arkalarından birilerinin bağırdığını duydular.
'hey durun bizde sizinle geliyoruz. Benim adım Gümüş buda arkadaşım Leon.
Eylül güneşiyle açan hüzünlü bir çiçeği ve cennetle cehennemi ayıran demir rayları bulmak için yola koyulduk. Cebimizde yirmi dolar, bir paket camel, Leon'un zibbosu, benimde diş fırçam bulunuyordu. Birde düşlerimiz...
Ben, Leon, Rita, Earling ve Charly ağaçlar arasında yürürken her taraf kızıl renkteydi..

:)) Kitaba kendimi nasıl kaptırdıysam, dahil olmak istemişim :)))

21 Eylül 2008 Pazar

Öykü'nün Öyküsü V

Taksinin camından, doğup büyüdüğü, ağlayıp güldüğü, kaçıp saklandığı, hayaller kurduğu, hatalar yaptığı, unuttuğu, beklediği, sevdiği, geldiği, gittiği, sustuğu, nefretini kustuğu, anne olduğu, sevdiği hemen herkesin içinde olduğu şehri izliyordu Suna. Bir şeyin tam ortasındayken, en dışında olduğunu yada dışındayken aslında ne kadar da içinde olduğunu hissediyordu. Geçen yedi senenin sonunda ilk defa geliyordu şehrine. Ve ilk defa bu kadar yabancı bu kadar yalnız hissediyordu kendisini, bu bildik caddelerde. Caddenin akışına kaptırıp kendisini hiçbir şey düşünmeyip rahatlamak istediğinde aksine üstüne üstüne geliyordu yıllardır korkup kaçtığı, pişmanlıkları, zayıflıkları ve keşkeleri..

Gergin ve içten içe mutsuzdu otele yerleştiğinde..
Selvi sabah kahvesini elinden bırakıp çalan telefona ilerledi, kimin aradığından emin olarak. İstersen Çetin ile ben konuşayım, Öykü’yü buraya getirir ve bizim evde görüşürsünüz, ne dersin dedi? Suna hayli bitkindi ve görüşmeye dair kafasında bir şeyler oluşturmamıştı, tek istediği kızını görmekti ve Selvi’nin teklifini hiç düşünmeden kabul etti.
Çetin, bir yandan Selvi’nin bu işe karışmasına kızgın, bir yandan da tam olarak ne karar vereceğini bilemiyordu. Öykü’yü, Suna’ya olan nefretini ve en çok da terk edilmekle kırılan onurunu düşünüyordu.
Öykü, akşam üstü odasında önündeki yap bozu tamamlamaya çalışırken babasının zamansız eve gelmesine şaşırmıştı. Çetin, konuşmakla konuşmamak arasında gelip giderken, bir anda ‘annen gelmiş ve seni görmek istiyor’ deyiverdi. Kendide şaşırmıştı ağzından çıkan bu cümleye. Öykü öylece dona kalmış ‘anne’ ‘gelmiş’ ‘görmek’ ‘istiyor’ kelimelerini kafasında yan yana getirmeye anlamaya çalışıyordu. Annesi gelmişti, yağmur kokusu ve laleler, annesi, saçları, gelmiş, görmek istiyordu. Uzun süre konuşamadılar, sonrasında Çetin, yarın Selvi teyzenlere gelecek ve eğer istiyorsan seni oraya götüreceğim diyebildi. Öykü babasına, sende gel sende yanımda ol ama tamam mı?dedi. Yine konuşamadılar. Çetin tüm gün içinde savaş vermişti, Suna’nın hakkı yoktu ona göre Öykü’yü görmeye. Sorumsuzluğunun bedelini ödemeliydi, öte yandan Öykü’ye bu haksızlığı yapmamalıydı. Kızı büyümüştü ve kendi kararını vermeliydi. Hiç değilse yarın görüşmelerine izin verecekti.


Suna odasından hiç çıkmadı. Eli ayağına dolaşıyor, içi içine sığmıyor, bir yandan korkuyor ve Selvi'nin aramasını bekliyordu. Bir zamanlar her şeyi olan şehirde, şimdi bir yabancı, şimdi bir suçlu, şimdi bir korkaktı.
Onurunun zedelenmesine, yaşadığı şiddete, aşağılanmalarına, hayallerinin ve mutluluğunun elinden alınmasına razı mı olmalıydı? Tüm bunlara karşı direndiği için kızından olması ne kadar adildi? Şimdiden sonra tüm bunları Öykü’ye nasıl anlatabilir, nasıl af dileyebilirdi? Şansı varsa kızı kendine çekmiş, kin tutmamış, sevgi dolu, yumuşak, anlayışlı bir çocuk olmalıydı. Ve öyle olması için çok şeyini feda edebilirdi Suna.

Selvi, Çetin’in olumsuz bir tavır sergileyip Öykü’yü getirmeyeceğinden neredeyse emindi, Çetin arayıp da öğlen Öykü’yü getireceğini söylediğinde , şaşırmış daha da fazlası çok sevinmişti. Suna ise bunu öğrendiğinde adeta yeniden doğmuştu. Keşkeleri, pişmanlığını unutmuştu bir anda. Öykü geliyordu, Öykü yanında olacaktı, belki sarılabilecekti ona.

Öykü annesini görmek istediğini söylediğinde Çetin’in içi bir tuhaf olmuş, üzüntü ve kıskançlığı aynı anda yaşamıştı. Yinede sadece bir kereliğe mahsus görüşmelerine izin vereceğinden içi rahattı. Öykü onun kızıydı ve Suna ile paylaşmaya hiç niyeti yoktu. Herkes hatalarının bedelini ödemeliydi.
Öykü alabildiğine heyecanlıydı. Yine sessizlik hakimdi arabada, İdillere varmasına hepi topu birkaç dakika kalmıştı.

Annesinin, hatırasındaki gibi uzun ve dalgalı saçları olmadığını gördüğünde ilk şaşkınlık ve hayal kırıklığını yaşayacaktı Öykü. Anneler Selvi teyzesi gibi uzun saçlı olmalıydı.

Kapı çaldığında Suna bildiği tüm duaları okuyor ve Çetin'i görmekten ölesiye korkuyordu.

17 Eylül 2008 Çarşamba

kelime oyunları / beklemek

Boş bir odada yere uzandı, yeşil turuncu bir halının üstüne. Beyaz tavana baktı ve tavanın tam ortasındaki çıplak ampule. Sonra beyaz tavan masmavi bir gökyüzü oldu, sonra kar yağdı üstüne, kartaneleri ne kadar parlak ne kadar mutluydular.
Mutlu kar taneleri saçlarındayken hızlı daha hızlı sallanmaya basladı salıncakta. Saçları uçuşuyordu, beyaz bir elbise vardı üstünde etekleri yalandan havalanan, beyaz yakışıyordu ona, yıllar önce sevgilisi beyaz zor bir renktir demişti .Ufak bir lekeyi bile taşıyamaz demişti. Beyaz lekeleri affettikten sonra gerisi önemli değildi onun için. Ve ayakları çıplaktı sallanırken, çocukluğunda olamadığı kadar hızlı ve coşkuluydu. Öne doğru sallanırken rüzgarın yüzüne vurup nefesini kesmesini seviyordu. Yukarı daha yukarıya..ip kopsun uçsun gitsin istiyordu.
Üç ortalı bir defterdi sanki hayatı ve yarısını bitirmek üzereydi. Arasında şiirler biriktirdi ve güller.
Yarım kalan her şey gibi oda bekliyordu. Beklerken ancak bunları yazabildi.
‘Aramak beyhude, sadece bekle’ diye fısıldadı iç ses..iç sesini seviyordu. Bekliyordu, gelecek günleri..

15 Eylül 2008 Pazartesi

mim / ev yaşamında hoşlanmadığım şeyler

Sevgili Tatlışurubum, Aylin ev yaşamında hoşlanmadığım durumları yazmamı istemiş, şöyle bir düşününce ilk aklıma gelenler,
_ Habersiz misafir gelmesi
_Islak banyo terliğini giymek zorunda kalmak inanılmaz rahatsız eder, aynı zamanda ıslak el yüz havlusu.
_Düzensiz yemek saatleri ve tabakta yemek bırakılmasından hoşlanmıyorum, ayrıca özellikle akşam yemeklerinin ayrı ayrı zamansız yenmeyip bir düzeninin olmasını severim.
_Ev içinde muhabbet kuşu ve türevlerine asla tahammülüm yoktur. Özellikle serbest dolaşım hakkı olanlara :)
_Kimse izlemediği halde ekstra gürültü yapması ve dikkat dağıtarak sohbetin kalitesini düşürmesinden dolayı misafir varken televizyonun açık olmasından hoşlanmıyorum.
_Florasan lambayı sevmıyorum. Geceleri oturulan oda aşırı aydınlık olmamalı. Mümkünse tek bir köşeden aydınlatan halojen lamba yeterli.
_Birde uyurken gürültü yapılmasına hiç tahammülüm yok..

GökkuşağınınRengi'ne soralım birde ev yaşamında nelerden hoşlanmıyormuş..

11 Eylül 2008 Perşembe

sulu, susuz çiçeklerim


Uzun zaman önce yaptığım sulu boya çalışmalarımı buldum bir kaç gün önce. Sanırım en çok sarı olanı beğendim. Renkleri ve onlarla oynamayı çok seviyorum. Ve özlüyorum. Sanılanın aksine sulu boya çalışması diğerlerine göre daha zor gibi. Özellikle son resimde guaj boya ile yapılmış gibi durmuş. Ekrandan bakınca daha bir hoş göründüler gözüme :)

10 Eylül 2008 Çarşamba

Öykü'nün Öyküsü IV

Öykü eve geldiklerinde daha fazla dayanamayıp çekimser bir ses tonuyla ‘İdillerde Selvi teyzelerin düğün fotoğrafında sende vardın, ve..ve yanında da annem.. kim olduğunu sorunca Selvi teyzem söyledi. Ve ben annemin başka fotoğraflarını da görmek istiyorum' dedi korkarak. Çetin, olduğu yerde çakılıp kalmıştı. Sabah Suna'nın maili şimdi Öykü'nün annesini merak etmesi iyiden iyiye sinirlerini bozmuştu. Hiç cevap vermeden odasına çıktı. Öykü öylece kalakaldı. Tekrar söylemeye ısrar etmeye cesareti yoktu. Annesiyle ilgili bildiği tek şey onu ve babasını bırakıp başka bir ülkeye gittiği kendine yeni bir hayat kurduğuydu. Hayal gibi kopuk kopuk hatırladığı birkaç şey vardı ve bünyesinin alışık olmadığı tatlı bir sıcaklık tarifsiz bir duygu hissediyordu o silik anları hatırladığında.

Renk renk laleli yumuşacık bir gecelik vardı üstünde ve yağmur yağıyordu alabildiğine gürültülü, öyle hızlı yağıyordu ki yere düşen her damla tıpkı geceliğindeki lalelerin yaprakları gibi yanlara açılıyordu sıçrayıp. Ağaçların kökleri göl olmuştu, o an arkasında bir elin sıcaklığını hissetmişti ve tatlı sesini, o annesiydi sadece uzun dalgalı saçlarını hatırlıyordu annesinin, yüzü yoktu hatırasında. Sonra beraber ‘yağmur yağıyor seller akıyor, arap kızı camdan bakıyor’u söylüyorlardı. Hep aynı şarkı ve sesleri ve laleleri ve sıcaklığı hatırlıyordu. Ve şarkıda ki camdan bakan arap kızından korkuyordu Öykü.

Suna, Selviyi aradığında çok heyecanlıydı, artık ok yaydan çıkmıştı onun için. İki saat sonra uçağının kalkacağını ve geleceğini söylediğinde, Selvi ondan haber beklediğini Çetin'in sabah onlarda olduğunu ve mailini okuduğunu, ardından da gelmesine cok sevindiğini söyledi. Suna bu gece otelde kalacağım yarın haberleşir, görüşürüz dedikten sonra telefonu kapattı.
Geceden hazırladığı ve kapının yanında duran bavuluna baktı.Sonra Öykü'ye vermeyi planladığı boynundaki deniz yıldızlı kolyesine dokundu. Hakan artık çıkmalıyız dediğinde göz göze geldiler. Söylenecek hiçbir kelime o anın, o bakışların yerini tutamazdı.Onlar her zamanki gibi konuşmadan anlaştılar.

Uçak kalktığı esnada, Suna’nın beyni adeta bomboş ve hissizdi. Hakan uzun süre alandan ayrılamamış, Çetin Öyküyle yapacağı konuşmayı tasarlıyor, Öykü ise pencersinden gökyüzüne bakıyordu. Ve biliyordu ki bu yaz sıcağında yağmur yağması imkansız gibi bir şeydi.



& Devam edecek &

8 Eylül 2008 Pazartesi

Nasıl anlatsam, nerden başlasam

Üçü bir arada mı içtiğim çiçekli kupamda ‘Bodrum’, okuduğum kitabın üstünde ‘Babam öldüğünde ağlamadım’ yazıyordu.
Ve bu gece,
upuzun bir tünelden geçmiş gibi, geçerken nefesimi tutmuş gibi, yolun sonunda sürpriz yokmuş gibi, sanki sonsuza kadar burada kalacakmışım gibi hissederken mutluluk, razı olmanın birkaç sokak gerisinde kalıyordu..
Tüm gölgeler sır olmuştu bu hoş sessizlikte, ben dahil herkes uyurken, artık istediğim kadar üzülebilirim.. ‘Kâh, şairin bahsettiği erken açıp yanılan badem çiçeklerine, kâh geride bıraktığım şehirlere’...

7 Eylül 2008 Pazar

Öykü'nün Öyküsü III

‘artık kızımdan ayrı yaşamak istemiyorum, geçen bu seneleri telafi edeceğim.Yaşananları sadece sen ve ben biliyoruz, Öykü, bana yaşattıklarını bilmeyecek. Birkaç gün içinde geleceğim, kızımız için zorluk çıkartmayacağını düşünüyorum’

Suna

Çetin, seyahat dönüşü maili okuduğunda allak bullak oldu. Öfke ve şaşkınlık bir birine öyle bir karıştı ki Suna o an karşısında olsa geçmişte yaptıklarından farklı davranmayacaktı!. Akşam olmasını beklemeden Öykü’yü Cihan'lardan almaya gitti. Öykü ve İdil bahçedeki havuzda oynuyorlardı.
Selvi, Çetin'i erken saatte karşısında görünce şaşırdı, dahası yüzündeki gergin ve telaşlı ifadenin sebebini merak etti.
Sormasına fırsat kalmadan, Suna'nın birkaç güne kadar Türkiye'ye geleceğinden haberi olup olmadığını sordu Selvi'ye, Selvi iyice şaşırmıştı, bundan haberi olmadığını söyledi. Çetin, şu ana kadar olmadı ama seni arayacaktır dedi buz gibi ifadeyle.Hemen ardından Öykü'ye hazırlanmasını gitmeleri gerektiğini söyledi. Öykü, planlanandan daha az süre İdillerde kalıp eve döneceği için biraz üzüldü ama babasına itiraz etmemesi gerektiğini, etse de alacağı cevabı bildiğinden hemen hazırlandı. İdil ve Selvi'yle vedalaşıp arabalarına bindi. Babasının gergin hali geçer geçmez, annesine ait fotografları görmek onu kafasında canlandırmak istediğini söyleyip, İdil'lerde gördüğü fotoğraftan bahsedecekti.

Suna, güç bela düşünüp, tartmadan yazıp gönderdiği mailin ardından kendini nispeten hafiflemiş, yola çıkmadan yolun sonuna varmış gibi hissediyordu. Bu gidişin nasıl bir gidiş olacağını Madrid’e Hakan ile olan hayatına geri dönüp dönmeyeceğini Ankara’da onu nelerin bekleyeceğini bilmiyordu. Tek bildiği artık kızının hayatına dahil olmak istediğiydi. Kendisi herkesten daha iyi biliyordu ‘anne’ olmanın karnında taşıyıp dünyaya getirmekten ibaret olmadığını. Kızıyla geçirdiği dört sene boyunca nasıl ilgili sevgi dolu bir anne olduğunu yakın çevreleri çok iyi biliyordu.
Doğan bir çocuğa her hangi biride mamasını yedirebilirdi, altını değiştirip uyutabilir bu tip fiziksel ihtiyaçlarını karşılayabilirdi. Önemli olan bunların gerisinde ki gereksinimlerdi. Sevgi gibi şefkat gibi..Suna anneliğini en çok, kızıyla oynadığı onunla bebekleştiği dakikalarda hissediyordu ve onun küçük ellerini sevip öptüğünde.

Hakan, her zaman ki olgunluğu ve bencillik içermeyen sevgisiyle verdiği vereceği kararlarda Suna’nın yanında olduğunu hissettirmeye çalışıyordu. Oysa Suna'nın gitmesiyle dünyasından kocaman bir parça kopup gidecekti. Bakmaya, sevmeye kıyamadığı bir bebekti Suna onun için. Aralarındaki yirmi yaş fark baba şevkatini de beraberinde getiriyordu beklide. Aşktan çok öte bir yerlerde ruhları dans ediyordu adeta zamanın bilinmezliklerinde. Yaralarını sarmışlardı ince ince, tuz basmadan.
Her ikisi içinde zor olacaktı bu ayrılık.


& Bitmez :) &

3 Eylül 2008 Çarşamba

nostalji / benim için sonbahar

Mevsimlerin ikindisi, yanağımızdaki pastel dokunuştur sonbahar..
Kızıl, kahverengi, hardal gölgelerdir, tatlı, serin rüzgarla saçlarımıza karışan.
Çıtırdayan yapraklar, yüklü bulutlarla romans yaşarken hafiften burnunun üşümesidir.
Kahverengi kadife bir ceketin cebinden, geçen eylülden kalma alışveriş fişini bulmak ve ürpermektir deniz kenarında, çayını yudumlarken.. sonbahar…Yağmurdur, topraktır, rüzgardır, çatlamış dudaktır, unutulan şemsiyedir takside, kestane kebabı düşünürken.Ve dönmektir tüm yollardan beş çayı saatinde…

3 eylül 07
& Geçen sene tam da bugün yazıp yayımlamışım sonbaharla ilgili bu yazımı. Her zaman söylenecek yeni sözler, kurulacak cümlelerimiz var elbet, ancak bazen geriye dönmek de güzel oluyor, MUTLU SARILAR, GÜÇLÜ KAHVERENGİLER, UMUTLU RÜZGARLAR VE NİCE SONBAHARLAR DİLİYORUM..&

2 Eylül 2008 Salı

Öykü'nün Öyküsü II

Kim olacak tabi ki annen, henüz sen dünyada yoktun o zaman dedi Selvi, içindeki parçalanmayı aksettirmeden her zamanki yumuşak ses tonuyla..Öykü, öylece bakmaya devam etti annesiyle babasının yan yana olduğu fotoğrafa..Ne bir ses ne soluk nede fazladan bir ifade vardı yuvarlak şirin yüzünde küçük kızın.
Apar topar albümleri toplamaya başladı Selvi, bir yandan da saatin geç olduğunu kızlara artık yatmaları gerekiğini söylüyordu..
Öykü, o gece alışkın olduğu boşluk ve buruklukla yatağa girdi. Selvi yarı öfkeli, 'hiç mi göstermiyorlar bu çocuğa annesin fotoğraflarını, bu haksızlık,ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim..dedi Cihana..
Cihan, konunun kapanması gerektiği sinyallerinises tonunda hissettirerek, asıl haksızlığı daha dört yaşındaki çocuğunu terk edip giden Suna yaptı. Ne yaşıyor, ne ölü sadece bir hiç olarak kaldı geride dedi. Selvi, sessizce merdivenlerden üst kata çıktı..

Aynı gece Suna,evinin salonun bir ucunda öylece oturuyordu.Sevdiği bol yıldızlı gecelerden biriydi ama farkında değildi. Kendini sorgulamaya başladığında ağzını bıçak açmaz, birkaç adım daha gömülürdü kendine.
Geçen bunca sene Hakan'la inanılmaz mutlu olmuştu ancak yarım ve gölgeliydi günleri. Sanki dünyanın tüm ormanları aynı anda içinde yanıp tutuşuyordu ve hiç dinmiyordu alevler. Minik kızının daha da minik elleri ışıl ışıl gözleri bir an olsun aklından çıkmıyordu. Nasıl bir çelişkiydi bu ve daha da önemlisi daha ne kadar dayanabilecekti, bir şekilde görmeli kendini affettirmeli dolması mümkün olmayan boşlukları bir an önce doldurmalıydı. Geçen yedi senede bir kez dahi sesini duymamış, Selvinin arasıra gönderdiği fotoğraflardan başka da yüzünü görmemişti Öykü’nün.
Şimdi karşısına çıkıp , böyle yapmaktan, başka çarem yoktu mu diyecekti? O evde babasıyla yaşamanın ne kadar zor ve yıpratıcı olduğunu, karabasanlardanda kara olduğunu küçükcük bir çocuğa nasıl anlatabilirdi, ona sahip çıkan, seven, koruyan babasının yaptıklarını hangi kelimelerle bakışlarla belli edebilrdi?

Suna derin bir iç çekti, ilk zamanlar da insan gibi yaşabilmek, bir nebze mutlu olabilmek için kendine yeni bir hayat çizmesini olağan karşılarken şimdi şimdi anneliğini sorguluyordu, hatta sorgulaması bitmiş anne olmadığına olamadığına karar vermişti. Bir aşka değildi kızını tercih ettiği, yaşadığı mutsuzluktan kurtulmak bir anlamda onur mücadelesi için çıkmıştı yola. Ve bu yolda yürürken, en ışıksız zamanlarında yitirmeye başladığı benliğini tekrar bulmasına sebep olmuştu Hakan. Ve sevgiyi, şefkatin en güzelini vermişti Suna’ya.

Anahtar sesiyle irkildi Suna, Gelen Hakandı. Her zamanki müşfik gülümsemesi vardı yüzünde. Sunanın dizlerini göğsüne çekerek sessizce oturmasından anladı üzgün olduğunu.
Gitmeye, onu görmeye karar verdin değil mi? dedi. Suna'nın saçlarını okşayarak.
Evet anlamında başını salladı Suna.

Öykü, sarı ışıklı, palyaçolu gece lambası olan bir odada sessizce uyurken, annesi çok uzaklarda bir dilek tuttu ikisi için.


&& Devam edecek &&

31 Ağustos 2008 Pazar

Öykü'nün Öyküsü

Yaz tatilinin son haftasıydı. Bu yaz bitmek bilmedi Öykü için. Babasıyla baş başa yaptığı on günlük tatil dışında pekte parlak geçmemişti günleri. Üstüne üstlük iki senedir beslediği çok sevdiği su kaplumbağası da ölmüştü birkaç gün önce. Babasıyla aynı evde yaşamalarına rağmen çalışma saatlerinin düzensizliği ve iş yoğunluğundan dolayı çok az görüyordu onu. Herşeye rağmen beraber geçirdikleri kısıtlı zamanda babası Öykü’den ilgi ve sevgisini eksik etmiyordu.

Oldukça sıcak bir gündü, evlerinde her zamankinden farklı bir hareket vardı. Babaannesi ve dedesi üç günlüğüne bazı alım satım işleri için memleketlerine gidiyorlardı. Öykü’de babasının en yakın arkadaşı olan Cihan Amcalarında kalacaktı. Hiç değilse bu sayede monoton günlerine biraz renk gelecekti. Cihanla Selvi’nin kızları İdil, Öykü ile aynı yaştaydı ve iki kız beraber vakit geçirmekten hoşlanıyorlardı.

İdillerde kalacağı haberini alır almaz neşelenmişti Öykü. Sırt çantasına üç gün için ayrı ayrı kıyafet, pijama takımı, diş fırçası, günlüğünü ve Barbie bebeği Sofia’yı koydu. Babannesi ve dedesi çoktan hazırlanmış cıkmak için oğullarının gelmesini bekliyorlardı. Çalan telefona Öykü baktı. Babası işinin uzayacağını hatta şehir dışına çıkma ihtimali olduğunu bu nedenle gelemeyeceğini az sonra Cihan Amcasının gelip onu alacağını söylüyordu. Öykü babasını göremeyeceği için üzülmüstü ama az sonra çalan kapıda İdil’in geldiğini görmesi üzüntüzünü unutturdu. Hep beraber evden çıktılar. Babaannesi ve dedesinin bindiği taksinin ardından el sallayıp İdillerin arabasına bindiler. Cihan, babasının aksine sevecen, güleryüzlü ve komik biriydi. Kendilerinde misafir olacağı için ne kadar mutlu olduklarını söyledi dikiz aynasından bakıp gülerek..

Yol boyunca İdille internetteki oyunlardan ve sevdikleri şarkılardan bahsettiler. Çok geçmeden bahçe içindeki iki katlı evlerine geldiler. Selvi teyzesi gülerek kapıda karşıladı onları. Uzun boylu zarif ve çok güleryüzlüydü. Evden dışarı mis gibi kek kokusu geliyordu. Keyifle içeri girdiler. Kadının sevecenliği, İdilin annesine yakınlığı Öykü’ye kendini tuhaf belkide buruk hissettirmişti. İçten içe neşesi kaçmış, herkese her şeye yabancılaşmıştı o saniyede. İlk defa görmüyordu onları bu şekilde ama, bu sefer farklıydı sanki. Öykü’nün yüzünde canı yanmış gibi bir ifade vardı ve hemen fark ediliyordu. Evdekilerde anlam veremediler ama üzerinde fazla durulmadı. Neticede henüz 11 yaşında bir çocuktu, kimbilir neler geçmişti aklından, belkide babasını özlemişti, yabancılık hissetmişti. Evin köpeği yaramaz Pluton bu tuhaf havayı anında dağıttı. Öykünün neşesi yerine gelmişti. Bir süre sonra İdilin üst kattaki odasına çıkıp eşyalarını yerleştirdiler. Selvi yemeğin hazır olduğunu haber verdi, aşağıdan tatlı tatlı seslenerek. Sıcak bir akşam yemeği onları bekliyordu.
Yemek sonunda, geldiklerinde kokusunu aldığı kremalı portakallı keki ikram etti Selvi. O ara Pluton sehpanın altına kıvrılmış ara sıra iç çeke çeke uyuyordu. Cihan televizyon izliyor, kızlar sohbet ediyordu.

İdil annesine albümlere bakmak, Öyküye bebeklik fotoğraflarını göstermek istediğini söyledi. Selvi az sonra üç kocaman albümle yanlarına geldi. Üçü beraber yere oturup bakmaya başladılar. Neredeyse yüzlerce fotoğraf vardı. Cihanın askerlik fotoğraflarından İdilin doğumu, İdilin anaokulu resimleri, bir sürü akraba fotoğrafları derken Öykünün gözüne Cihanla Selvi’nin düğün fotoğraflarından birisi ilişti. Bu fotoğrafta babasının olması dikkatini arttırmıştı. Babasının saçları daha gürdü ve oldukça zayıftı, yine belli belirsiz gülümsemesi vardı yüzünde. Hemen yanında babasının hafifçe sarıldığı kadına dikkat kesildi Öykü. Ne kadar içten gülüsemesi vardı ve çocuk gibiydi yüzü. Merakla, babamın yanındaki bu kadın kim? Diye sordu Selvi’ye..

&& Devam edecek &&

29 Ağustos 2008 Cuma

kelime oyunları /alışkanlık

Sevdiğim şeylerin alışkanlık olmasından korkarım hep. Sevdiğin için alıştığını düşünürken, alıştığın için sevmeken vazgeçersin bir süre sonra..
Her ne kadar, alıştıklarımızla güvende hissetsekte kendimizi aynı ritimde dans ederiz sürekli. Müzik biter farketmeyiz.
Ne sevdiğim için alışmak nede alıştığım için sevmeliyim..Alıştığım için yaşamamalıyım hayatı..
Bir şehre, o şehrin çatılarına, dağlara tepelere bakan pencereme, rüzgarla savrulan arsız perdelerime alışacağım bir süre sonra. Biliyorum..
Oysa koca bir tabak Akdeniz salatasıyla, buzlu naneli nefis limonatayı her zaman seveceğim..

28 Ağustos 2008 Perşembe

Başlık bulamadım

Ağustosun 26'sında bloğum 1. yaşını doldurmuş, tesadüfen farkettim bugün..Çok sevgili arkadaşım Handan sayesinde farkettim bu blog olayını..Yazılarını şiirlerini blogda toplasana demişti, o ana kadar bloglarda sadece takı ve yemek tarıflerı olduğunu sanıyordum :) çok fazla örneğini de görmemiştim. Bir heves başladım, bugünlere geldim..Üzerinden uzun zaman geçince sanki ben yazmamışım gibi okuyup yorumlayabiliyorum ve açıkçası hoşuma gitti yazdıklarım..Sonra an be an o günleri yaşadım, eklediğim her postta. Son üç aydır yerleşik düzenimin olmayıp yoğun günler geçirmem dolayısı ile boşladım sayfamı, yazılarımı, daha önemlisi hayatımı..Boşlamak değil belki ertelemek daha yerinde..
Bu zaman zarfında okumaktan zevk aldığım bir çok arkadaşım oldu, keyifli paylaşımlarda bulunduk. Zaman zaman kelimelerimi tükettiğimi farkedip, silmeyi düşündüm..Öyle veya böyle hala burada turuncu yeşilimdeyim..
Yazılarımda genelde hüzünlü bir profil çizsemde, gayet neşeli, eğlenceli ve yaşamayı çok seven biriyim..Sanırım hüzünlerimi, özlemlerimi, bekleyişlerimi yazmak daha kolay ve bu yolla atıyorum belki içimden..
Şimdi şu saatte bir şehrin cılız ışıklarını görüyorum 5.kattaki evimin penceresinden..Tek duyduğum rüzgarın sesi..
Yeni bir ev, yeni bir dünyadayım..Vazomda güller..

Banadair..öylesine satırlar..
01:06

14 Ağustos 2008 Perşembe

gölge oyunu

Şimdi şimdi anlıyorum,amansız yalnızlığı. Ne tarafa dönsem sadece kendimi görüyorum, solgun ama duru yüzüm uzun kumral saçlarımla süratle akıp giden bir trenin penceresinde. Demir raylarda ezilen gölgeler benden daha az acı çekiyor ve mutlular benden daha..
Gölge ve ben ve raylar..
Kırılgan hayatının en kırılgan yerinde..Ankara'da..
Gölgeler, eğlence bitti..Dağılabilirsiniz..

23 Temmuz 2008 Çarşamba

minik fokumun doğum günü

24 temmuz minik fokumun doğum günü..
iyiki varsın bebeğim, özlemim, arkadaşım, gurbetim..

Geçen sene kızım için bu şiiri yazmıştım..

Dört seneye dört mevsim düstü
Her biri bir yıl sürdü
Mevsimlerin en güzeli gülüsündü
Her yıl bir isim verdim sana...
UMUT dedim
DENİZ dedim
YAGMUR dedim
Bu seneki ismin de ISIK...olsun..bebegim...

VE BEŞİNCİ DOĞUM GÜNÜNDE DE 'SILA' İSMİNİ VERİYORUM KIZIMA..


17 Temmuz 2008 Perşembe

çarşambayı sel aldı

Beyaz bir duvara ne kadar süre bakabilirdi, nikahına dakikalar kalmış, tüm davetlilerin sesi kulağındayken her şeyi yarım bırakıp şiddetle oradan kaçmak isteyen gelinler gibiydi. Çoğunlukla TRT’de izlediği o çok sevdiği romantik komedi filmlerinde değildi. Bu yazılıp çizilmiş dakikalar ne romantik nede komikti. Oysa gülmeyi severdi, en çok da kendisine..

Karanlıkta uzanmış, televizyonun yanıp sönen ışıklarının kaypak ritminde ne uyumak nede uyanık kalmak istiyordu.
Güven duygusunun boşalan yerine hangi duyguyu koymalıydı ki yalnızlık acıtmasın..

Kendisini dinlemeyi sevmezdi, keşke sevseydi..Sevseydi dinlerdi, dinleseydi üzülmezdi..

İstanbul’da yağan yağmurun Ankara’ya gelmesi hiç uzun sürmez. Yalnızca yağmur geldi bugün.
Ve sel aldı götürdü her şeyi, çarşambayı da..


16.07.08 Ankara

16 Temmuz 2008 Çarşamba

dikenli tel

Sağ bileğimde dikenli teller, sol tarafımda sevinçli bir anahtarlık, kulağımda aylar önce dünyanın bir ucuna giderken trende dinlediğim hüzün aromalı bir balkan türküsü, göğsümde bir acı, nefesimde bir zorlama, omuzlarımda ağırlık, gözlerimde uyku, midemde bulantı, aklımda hiç görmediğim bir şehir, günümde bir dost, gecemde buzdolabının sesi…

Ne çok söz söyledik, hiç söz dinlemedik..
Suskunluk bir yudum su gibi, ne çok şeyden kıymetli. Hayır kırgın değilim yorgunum beklemekten, beklediğimi bilememekten.. Hayır ben iyiyim sadece konuşmak istemiyorum. Hayır dedim ya..


Turuncu bir çanta beğendim bugün ve bir ülkeye seyahat düşledik en sevdiğim ayda ocak ayında, ardından iki gün sonrası için bir şeyler planladık gülüştük, birileri doğum günü mumları üflüyordu o sıralar, mutlumuydular bilmem sakindiler sadece. Ben sakinken mutluyumdur genelde ve bir fincan kahveyle kitap okurken sessizce..
Sessizce yürüyüp giderken birde..


15.07.08 Ankara

2 Temmuz 2008 Çarşamba

1 kronluk gün

En fazla ortası delik Norveç kronu kadar ilginçti içinde bulunduğu gün... Suç oranı artmış beyninde tek bir güvenli bölge yoktu. Bu sessizlik, sessizlikteki tik taklar ne kadar yabancıydı ve öğlen uykusu sakinliği..
Huzursuz bir ruh ve yorgun bir beden ne kadar uyumlu olabilirdi, bu bilmem kaç fit derinlikte yaşanan yalnızlık gününde..
Sanki bu evde, bu serinlikte yoğurtlu makarna yiyip çalan telefonlara cevap vererek, kolunu dahi kaldırmak istemeden sevdiği ve inandığı herşeyi kendinden uzaklaştırmak isterken ve el yazısının zaman içinde ne kadar sabırsız olduğunu görerek yaşıyordu. Daha korkuncu da yaşamaya devam edecek olma düşüncesiydi.
Kendine yardım ve yataklık yapmaktan usanmıştı.
Bu defa yalnızdı..
Üzerini örtecek birinin geleceğinden emin şekilde uyumak istiyordu. Uyandığında özünden bilip tanımadığı hiç bir yere gitmemiş olacaktı...
Uyudu..

01.07.08 Ankara

15 Haziran 2008 Pazar

ruh saçıldı etrafa

Aynı anda kaç yerde, kaç bedende, kaç evde olabilir ki insan...Ruh saçılınca etrafa...
Dedi, Maribel..
Düşündüm..

İki paytak ördek ve çay kaşığı sesi kadardı aklı,tembel bir öğrenci gibiydi yine o pazar.
Bir parçası çok uzaklara saçılmıştı ve eli uzanmıyordu toplamaya. Toplayabileceği kadar yakın olanlar ise dikiş tutmayan hayallerden ibaretti, rüya kalıntıları gibi..
O ana kadar biriktirip, derleyip düzenleyip, katlayıp sakladığı herşey yitip gitmişti sanki..
Bana gelince,

sevmediğim sarıydı herşey, bozuk para üstü aldığım taksi ve elimdeki kalem gibi, Maribel de sararmıştı ama solgun değildi...yorgundu belki..
Saçılmıştı ya ruh, civa gibi toplanabilseydi ya..dikiş tutmayan hayallerine sarılabilseydi. Çoğunlukla,
bir yanım telaş bir yanım cam kırığıyken çıka gelirdi Maribel. O susardı, ben dinlerdim.
Her geldiğinde saçları uzamış olurdu ve bir elinde savaş. Eli kanardı, bilirdi korktuğumu kandan, yinede gelirdi.
Hangi parçasını, hangi aralardan, yarıklardan çıkarabilecekti ve karanlığa yatırıp gizleyebilecekti, demlediği her şeyi..Bu defa bilmiyordum.
Ruhu saçılmıştı.
Ve ben dağınık toplamaktan yoruldum..


08.06.08 pazar Ankara..

***Maribel, banadairlerimi içinde biriktirdiğim şeker kavanozum..

1 Haziran 2008 Pazar

yine yollar, yolculuklar..

Yeni bir hayat için yola çıkıyorum, bir zaman savrulacağız..Rüzgar dindiğinde görüşmek üzere..

MOİ MOİ..SUOMİ..

30 Mayıs 2008 Cuma

fotoğrafın dili 2

Ben yağmuru kardeşim ise fareleri sevmez. Hiç sevmedik.
Yağmur suları tavandan damlamaya başlayınca, ne geçerse elimize koyardık altına, her şey eskiydi nede olsa ayırt etmezdik. Fareler de etmezdi hatta eski şeyleri daha çok severlerdi. Tıkırtılarına uyanır, sonra tekrar uyurduk..
Arka mahallenin, arka sokaklarındaydık, yıkık, dökük, çok sesliydi. Ne alt ne üst ne ruh yapısı sağlamdı. Yaşıyorduk!

Yeşim’in odası vardı, topuklu ayakkabı giyen annesi ve bir de babası..
Çok farkımız yoktu aslında, o hayatını çizgili, temiz ve ataçlı bir deftere biz ise boş bulduğumuz her yere yazıyorduk..

Ben renksiz duvarları, kardeşim ise insanları sevmez. Hiç sevmedik..


***öykü atölyesi'nin 'fotoğrafın dili' isimli çalışması için yazılmıştır.

28 Mayıs 2008 Çarşamba

...

Sırtıma çivi saplanmış sanki, sanki paslı bir çivi, paslı olan her şeyden korkardım küçükken ve paslı çiviler her zaman tetanoz riskiydi, öyle söylerlerdi.
Tetanozdan tehlikeliymiş, pas tutmuş insanların paslı teneke dilleri..Daha yeni anladım, küçüklük korkularımın yersizliğini..
Şimdi biliyorum ki, büyümek için acele etmeseydim, zımpara kağıdını unutmazdım evde.


23 Mayıs 2008 Cuma

23.05.08 helsinki

Helsinki'de bugün güneşli, baharın hissedilebildiği güzel bir hava vardı. Aşağıdaki fotoğraflar şehir merkezinden..
Keyifli bir sokak gösterisi..






Sıklıkla sokak çalgıcılarına rastlamak mümkün..Bugün denk geldiklerimden biri aşağıdaki videoda..

Şehir merkezinin bir kısmını görüntüleyebildim bugün, buradan ayrılmama günler kala Helsinki'ye ait başka kareler de yakalayıp buraya eklemeye çalışacağım..

motivasyon

Düşünmem gereken birincil şeyleri bırakıp çerezlerle uğraşmış, defalarca izlediğim bir filmin, yaprak kıpırdamayan bir sahnesi ekranda donup kalmış, okulun son bir haftasını yaşıyormuş gibi dağılmış, sıkıcı ve yalnız geçen bir tatilin son iki günü anlaşabileceğim bir arkadaş bulmuş, geçireceğim güzel iki güne sevinmek yerine, niye daha önce karşılaşmadık diye üzülmüş gibiyken, herşeyi unutturup huzur veren nefes aldıran bir kareye takıldım. Tekne, deniz ve bir köpek..hayalim..sakin bir akşam üstü..ertesi günün bugünün tekrarı olduğunu bilerek uzanmalıyım..Denizin sesi, kokusu, balıklar, güneş, rüzgar, gece, yıldızlar ve serinliği de cabası olmalı..

21 Mayıs 2008 Çarşamba

fotoğrafın dili

Bir avuç yüzü, bir avuç sözü ve avuç kadar yüreği vardı, sığdırmıştı dünyayı..
Minik bir eli ve kar tanesini tutacak kadar büyük, güneşi avuçlayacak kadar sıcaktı elleri...
Dokunmadan yanmayacağını biliyordu ve avucundaki sözleri suya atmadan deniz serpilmeyeceğini yüreğine.
İşte tam da bu akşam,
güneş yuva sıcaklığındayken ellerinde , bir avuç güldü yüzü..



***öykü atölyesinin fotoğrafın dili isimli çalışması için yazılmıştır..

18 Mayıs 2008 Pazar

bir şehre aşık olmak

Eski bir şehre aşıktım bir zamanlar. Aşk o zaman, sonuna kadar içilmeden atılan kısa camel sigarası, evin önünde park, parkta bir bank, bankta bir çift kovboy çizmesiydi. Köprübaşındaki kahvecinin çıngırak sesi, kara köy poğaçalarının kokusunun sabahın erken saatlerinde yayılmasıydı etrafa Petek Pastanesinden.Sekiz numaralı otobüstü tozlu yollardan geçerek beni okuluma götüren..
Ondan ayrılması, içinde yaşamasından daha sancılı olmuştu. Sınırlarından çıktığım an bir sızı kaplardı içimi, doğup büyüdüğüm şehre bin kat yabancı olur, yabancı kollarda yatarken eski bir şehri düşünür..özler..özlerdim..

Bir şehre aşık olmak zordur, beklide tüm aşklardan daha zor. Ve fırsatçı ve düzenbaz yapar insanı, her yolu ona çıkarmaya çalıştıkça..Bırakıp gittiğinde arkandan üzülmez,üzülse de belli etmez, yalnızlık hiç çekmez, beklemez, gel demez, yinede seversin, bilirsin ki bıraktığın kilometrededir. Yüzü değişse de havası hep aynıdır.

İnsan bir kere aşık olmaz ya..Mavi, yeşil, beyaz bir şehir şimdi ki aşkım. Alabildiğine sessiz, alabildiğine özgür, alabildiğine yalnız, alabildiğine güçlü olduğum şehir.
İlk görüşte değil, yavaş yavaş beni üzdükçe, uzaklara daha uzaklara attıkça, denizinin dalgaları ayaklarıma vurdukça, bir dost bulamadıkça, sesimi unuttukça, yağmurlarında ağladıkca, parmaklarım buz tuttukça, doğasının doğallığına hayran oldukça, gemiler kalktıkça, serseri martılar çığlık attıkça,ışıksız kaldıkça yada güneş hiç batmadığında ve korkularımı unuttukça aşık olduğum..
Sevsen de bırakmak zorunda kalmak, istemesen de ayrılmak, onu satırlarına gönlünce taşıyamamak, anlatmak istesen de anlatamamak, bir şehre aşık olmak, içindeyken özlemeye başlamak, kıyılarındaki bir teknede sallanmak, sallanıp uyumak, uyuyup büyümek kollarında. Büyüyüp beklemek yollarında..
Bir şehre aşık olmak..
Olup da gitmek..
Gidememek..
Gitmek..
Aşk..Şehir..
Ben..
Deniz..
Berrin..

16 Mayıs 2008 Cuma

sinyal sesinden sonra..


Ev, ülke, alışkanlık, düzen, çevre değiştirmeme son iki hafta kala ne yazabiliyorum, ne okuyabiliyorum, ne yiyebiliyor nede uyuyabiliyorum. Üstüne üstlük dün akşam spor yaparken zaten rahatsız olan boynumda ciddi kas spazmı oluştu, ağrım sızım ilaçlarım ve sıcak su torbamlayım :)

Genel olarak hislerimi yaşadıklarımı yazılara şiirlere döküp paylaşıyorken, bugünlerde tek bir cümle dahi kuramıyorum. Yalın olarak halim budur :)

Yalın deyince, 'kelime oyunu' grubuma 'yalın' ve bu haftanın konusu 'masal' ile ilgili yazılarımı yazamayışımın mazeretini de sunmuş olayım..

Yeni hayatıma atılmamın eşiğinde, üzgün, buruk, heyecanlı, düşünceli, zaman zaman da panik atak halindeyim :)

Şimdilik durumum budur, mesajınız varsa sinyal sesinden sonra bırakabilirsiniz :)

8 Mayıs 2008 Perşembe

günleri sayarken

İmitasyon yanılgılardı yaşadığım
Hayatı locadan izliyorken..
İtiraz edemedim, kendi etrafında likit dönüşüne dünyanın
Mide bulantısı ve güçsüzlük yapışmış elime,
Sus! Diye kapatırken ağzımı
Artık gidelim nereye gidilecekse diye bakıyorum,
Daha önce, hiç bakmadığım bir yere..
Berrin 'deniz'
08.05.08

6 Mayıs 2008 Salı

kelime oyunları / umut

'UMUT', pet şişede nokta kadar bir balıktı..

Yıllar önce akvaryum için alınan bitkilerin arasına gizlenmiş, lavabonun deliğinden gitmek üzereyken son anda kurtarmıştım. Minicik bir yavruydu.
Kesik bir pet şişenin içine koydum onu ve adına 'umut' dedim..
Günden güne büyümüş, iyiden iyiye gözle seçilmeye başlamıştı, hatta bir lepistes olduğunu anlamıştım. Düzenli olarak suyunu değiştirip yemini veriyordum. O pet şişede bense sarı renkli odamda yaşıyordum. Pek farkımız yoktu 'umut'la. Benimde düzenli olarak odamın havası değiştiriliyor, yemeğim veriliyordu..

Belirsiz, her zaman ki gibi, öylesine, bilindik, 'Beyaz Zenciler'i, 'Eroin'i ve 'Bozkır Kurdu'nu okuduğum günlerdi..
Yalnızca dört günlüğüne kuzenlerimi görmeye gitmiştim, 3.5 saatlik mesafedeki başka bir şehire..
'Umut' emanet edilir mi? Ben ettim..

Döndüğümde, benim adıma bana sorulmadan alınan bir çift karar ve Umut'un bakımsız haliyle karşılaştım. Sanki biraz daha büyümüştü, direnmişti ve beni beklemişti..

'Umut, umudum sende olmasan' Sarılıp öpemediklerini daha bir içten, coşkuyla, daha bir başka seviyor insan..

Odama girer girmez ilk baktığım o oldu. İnce plastik akvaryum hortumuyla hava vermekti amacım. Bir kaç defa üfledim..fokur fokur hava kabarcıkları..anlayamadım..umut çıldırmış gibi bir sağa bir sola süratle hareket edip çarpıyordu. Sonra aniden ters döndü. Tüm bunlar bir kaç saniye içinde oldu. ''Umut' ölmüştü.. Gelir gelmez onu öldürmüştüm. Oysa günlerdir suyu değişmediği için nefes almasına yardımcı olmak istemiştim. Ne yaptım ben? Ne yaptım ? Neden böyle olduğunu anlayamamış, şok olmuştum..
O kadar severken, yaşamasını isterken, ellerimle büyütmüşken onu öldürmüştüm..

Ağladım..ağladım..ağladım..
Minik bir can, kocaman bir umuda ağladım..Çok sevdiğim için ağladım, çok sevmeseydim, önemsemeseydim ölümüne neden olmayacaktım..Niye sevdim diye ağladım..

Benim için 'UMUT'u yitirmek bu denli acıydı işte..
Sonra minik lepistesim gibi kaç umut öldü elimde saymadım..


'Umut pet şişede nokta kadar bir balıktı' ölmeden önce..

5 Mayıs 2008 Pazartesi

yaşlandığımda ben / mim

Aylin ‘yaşlanınca nasıl olurdun?’ diye sorarak sobelemiş yada mimlemiş diyelim :)

Kendimi fazlasıyla yaşlanmış tonton bir nine olarak hiç düşünmedim, düşünemiyorum..
Kaç yaşıma gelirsem geleyim çocuklar ve torunlarım dışında da bir hayatım olmalı, iç içe ve en yakınlarım dahi olsalar onlara bağımlı bir yaşantım olsun istemem.
Öte yandan esprili eğlenceli, anlayışlı, küçükle küçük, büyükle büyük olmayı becerebilen yapım sayesinde sevilen bir anneanne /babaanne/ komşu teyze / olabilirim.
Arkadaşlarım, eşim dostum, kitaplarım, yazılarım, çizimlerim belki köpeğim, ve umutlarım, hayallerim olacaktır, temenni ediyorum..


Şimdi olduğum gibi sade ve spor bir tarzım olur sanıyorum, yakın arkadaşlarım Aylin, Eda, Handan ve ablam gibi kokoş olmazdım :)) hele bir ablam var ki Aysel Gürel'in tahtını sallayacaktır fırsat bulabilirse :) bu tak takıştır sürüştür grubuyla yaşlanırsam altın kızlar gibi olmamız muhtemel, bu arada kocalar nerede olur onu bilemiyorum işte :)

Süslü olmasam da kafamın içine ve dışına bir şeyler takmayı çok severim, muhtemelen o zamanda çeşitli bere ve şapkaları hala seviyor olacağım, bana da yakışıyor hani ;) zaten yaşımın da en az 10 yaş altını göstereceğimden eminim, genetik faktörleri de göz önüne alarak yazıyorum bunu :) Ve her renkte giyinmeye devam edeceğim, yaşlandım diye siyahlara kahverengilere bürünmeye niyetim yok, gelsin pembeler, turuncular ;)

Şimdi üst kat komşum geldi aklıma, kadın en az 70 yaşında ama o kadar dinç ki, her daim yüzünde gülümsemesi düzgün saçları, hafif ruju ve yaşam enerjisiyle tam bir ders oluyor bana. Bisiklete biner, kayak yapar, sabahları erkenden arabasına atlar gider gelir müthiş bir insan, onun gösterdiği performansı kendimde bulamadığım zamanlar oluyor ve utanıyorum o zaman..
Sağlıklı, mutlu, huzurlu bir yaşlılığın yaşam kalitesinden geçtiğini düşünüyorum. Malesef ülkemizde altmış yaşını geçen kadınların çoğu yaşlı kadın moduna girip neredeyse ellerini ayaklarını çekecekler hayattan, bahsettiğim yaşam kalitesiyle doğru orantılı olarak Avrupalı yada refah düzeyi yüksek olan ülkelerde ki kadınların çoğu neredeyse parande atacak kadar sağlıklı ve hayat dolular..


Bu bağlamda ileride tüm istediklerimizi yapmak için öncelikle sağlıklı olmamız gerekiyor, bunun içinde şimdiden kendimize sağlığımıza dikkat etmeliyiz..

Hiç yaşlanmayacakmışız gibi gelse de yıllar çokçabuk geçiyor, hissettiğimiz yaşı istediğimiz gibi yaşamamızı diliyorum..

Yeri gelmişken yazayım, 17 _18 yaşlarımda ablamın aldığı, kolunda göğsünde ve sırtında papatya bulunan kot montumu çok severim yaşayacağım her yere götürüyorum. Senede en az birkaç kere giyerim, bu sabah o günlerden biriydi, çocuksu, deli dolu ve her şeyin başında olduğum o zamanlarda hissettiriyor kendimi. Hoş hala öyleyim ya :) Yaşlansam da vazgeçemeyeceklerimden biride bu mont, tıpkı yaşama sevincim ve kendim gibi olmaktan geçemeyeceğim gibi..


Bende, Koza ve fz'yi sobeliyorum..