Biraz uzun, biraz kısa, çokça umut ve özlem dolu zamanın ardından Suna’dan gelen ‘alacakaranlık’ başlıklı maili görünce şaşırmadı Hakan. Sadece o an dokunmuş gibi hissetti Suna’ya. Bir süre açamadı, ne yazdığından çok, yazmış olması umurundaydı ve bu başlık ile az çok anlamıştı Suna’nın içinde bulunduğu durumu. O zaten hep anlıyordu Suna’yı. Sevmek, anlamak değimliydi? Sıkmadan sarıp sarmalamak yada. Evet, öyleydi..
Hola, Mi Amor,
Muy tarde en la noche cuando todo el mundo duerme, me quedo aqui pensando en ti, y como quisiera que tú también estés pensando en mi..
(*Gecenin geç vaktinde bütün dünya uyurken, ben ayaktayım, seni düşünüyorum ve tıpkı senin de beni düşündüğünü bilerek)
Dört ayda ispanyolcayı, aşkımızın dilini unutacağımı düşünmedin her halde :) Hatta geçen ay bir tercüme bürosunda çalışmaya başladım, fazla yoğun bir yer değil, iş oldukça gidiyorum. Bunun dışında babamdan kalan evi sonunda satabildim ve beni oldukça rahatlattı. Balkonu şirin bir bahçeye bakan ufak bir daire tuttum. Zamanla daha iyi bir yere geçmeyi düşünyorum. Öykü hafta sonları benimle kalıyor, Çetin ile mücadelemiz çok çetin geçti :) Sanırım yakında evlenecek olmasıda bizim işimize geldi, kafasını meşgul ediyor :) Öykü, babasının evleneceği hanımdan hoşlanmış, güleryüzlü iyi biri olduğunu söylüyor, buda iyi bir haber öyle değil mi? Tabi o evde ne kadar süre güleryüzlü kalabileceğini allah bilir! Her şey yolunda giderse yarıyıl tatilinde, en kötü ihtimalle yazın bir süreliğine oraya gelmeyi istiyorum..Tabi Öykü ile birlikte :) Tabi kabul edersen :)
Evet gece ile gündüzün birleştiği yerdeyim ‘alacakaranlık’ta..Neden tüm bunları seneler evvel yapamadım diye hayıflanıyorum. Şimdi üzerimden dökülen parçaları toplamak hiç kolay olmuyor ve dahası sensiz kalmak. Çok sık aramayışımın, yazmayışımın nedeni asla senden vazgeçtiğim anlamına gelmiyor. Sadece, hayatımda ilk defa kendi ayaklarımın üstünde durmaya çalışıyorum, ve bu hayatta tek başına olduğunu hissettiğinde çok daha kolay oluyor. Diğer türlü, sürekli annesinden güç alan, en ufak bir şeyde mız mızlanan bir çocuktan farkım kalmayacak, senin ilgin ve şevkatin karşısında. Bırak büyüyeyim. Korkularımla tek başıma yüzleşeyim, bu arada beni hep sevdiğini, düşündüğünü ve beklediğini bileyim bu bana yeter.
Çetin ile yıllardan sonra ilk karşılaşmamız tesadüflerin en korkuncuydu. Ondan korktuğumu, içimdeki sarsıntıyı belli etmemek için çok uğraştım. Başarabildim mi bilmiyorum ancak sonrasında çok hastalandım. Bir süre kendime gelemedim, tüm bunları anlatıp seni de üzmek istemedim o günlerde. Bir kere daha onu görmeye tahammülüm olabileceğini sanmıyorum, yinede Öykü’ye belli etmiyorum. Bir süre sonra daha iyi anlayıp kabullenecek olup bitenleri. Ha unutmadan ona senden ve ‘Dulce’ den bahsettim, benim aksime Öykü kedileri çok seviyormuş, ne yalan söyleyim kıskanç Dulce’yi bile özledim.
Öykü, çok hassas ve çok yetenekli bir çocuk, okulunda da oldukça başarlı olduğunu öğrendim. Her şeye rağmen Çetin’e bir anlamda kızımı iyi yetiştirip ilgilendiği için borçluyum. Biraz içe kapanıklığı var ama bu şartlarda normal sanıyorum. Anne olmanın hazzını yaşıyorum ve beni bu kadar çabuk kabullenip benimsediği ve affettiği için çok şanslıyım bunun için şükrediyorum. Selvi ve Cihan’ı biliyorsun, onlarında büyük desteğini gördüm, bu yüzden Çetin ile araları limoni.
Ankara’yı sorarsan, bildiğin gibi ne çok telaşlı nede gamsız. Geçen gün kuğulara ekmek attım senin yerine ve salatadaki kızarmış peynirleri yedim, sevmediğim halde, sen seviyorsun diye..Belki bir gün tekrar gelirsin ve biz tekrar akşamdan sabaha yol alırız caddelerde ayaklarımız ağrıyana dek.
Şimdi monütörün yanında ki fotoğrafımıza bakıyorsundur, üçüncü fincan çayını içerken en az beşinci telefon konuşmanı yapıyorsundur, ve arsız perdeler uçuşuyordur odamızda. Balkon kapısını ört ceryanda kalma.
Biliyorum, hiç bir şey eskisi gibi olmayacak, artık seninle Madrid’te yaşamam olanaksız, Öykü’yü oraya getiremem ve onsuz da gelemem artık.
İçimden geçen binlerce kez teşekkür etmek sana. Gracias..Gracias..Gracias, mi amor. Herşey için..
Yine her zamanki gibi daldan dala atladım, aklıma geleni sırasını beklemeden yazdım. Neticede alışıksın buna, bak gülümsedin :)
Hasta la vista! Amigo..
SuNa..
..............................................
Yaz tatilinin son haftasıydı,
Elindeki kitabı yatağın üzerine bırakıp, çalan kapıyı açtı Suna.
_Siz Orhan Bey'in kızı Suna olmalısınız. Ben babanızın yanında stajyer avukat olarak çalışıyorum. Adım Çetin! dedi güzel gülüşlü genç adam..
Zaman kime sadık kalmış ki? Aldanışlarımız hep bundan..
BİTTİ
Öykü'nün Öyküsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü'nün Öyküsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Ekim 2008 Cuma
27 Eylül 2008 Cumartesi
Öykü'nün Öyküsü VI
Çetin, Öykü’ye, ‘konuştuğumuz gibi yalnız sen gireceksin içeri ve birkaç saate kadar almaya geleceğim. Oradan da doğruca çiftliğe at binmeye götüreceğim seni’ dedi. Öykü başıyla evetlerken, Selvi tek kelime etmeden, küçük kızın omzundan tutup içeriye doğru yöneltti.
Suna, Çetin’nin sesini duyunca iyiden iyiye buz kesmişti. Olduğu yerde ayakta çakılı duruyordu, taki odaya Öykü girene, kızıyla göz göze gelene kadar..Zaman durmuş, zaman yitmiş, zaman labirent, zaman küsmüş, zaman ezmiş, zaman.. git artık..
Öykü, Selvi teyzesi gibi uzun saçlı, topuklu ayakkabı giyen bir anne hayal etmişken, karşısında kısacık saçlı, ufak tefek, anneden çok bir ablaya benzeyen ‘anne’sini görünce hayli şaşırmıştı. Selvi, Suna'ya bakıyor, Suna Öykü'ye tapıyor, Öykü sadece oradan gitmek istiyordu o dakikalarda. Suna koşmak sarılmak, öpmek koklamak ağlamak için neler vermezdi o an ama hiç birini yapamıyordu, ‘merhaba’ diyebildi sadece..Bir yabancı yada bir komşu teyze gibi. Selvi hemen Öykü'ye gülümseyerek ‘annene merhaba demeyecekmisin’ dedi.
Öykü yere bakıyordu sadece..’hoş geldiniz’ diyebildi.
Suna daha fazla dayanamayıp hızla Öykü'ye sarıldı. Şimdi her yer kristaldi, anne yüreğinde kırılıyordu tüm ışıklar, yedi renge ayrılıyordu, her renk Öykü’de bitiyordu.
Öykü’nün kalbi çarpıyor, yağmur damlalarından laleleri görüyor, ağlamaya başlıyor, ve ‘anne’ ‘anne’ diyordu.
Çetin, sabırsızca Öyküyü almaya geldiğinde, anne kız tek kelime daha etmemiş, sadece sarılıp, yarı uyuşmuş yarı iç çekerek oturmuşlardı. Öykü'nün gitmesi gerekiyordu. ‘Artık seni hiç bırakmayacağım bebeğim’ dedi Suna. ‘hiç’..söz veriyorum telafi edeceğim olmadığım zamanı..şimdi git babana. 'Ben artık buradayım, sen neredeysen orada’ dedikten sonra..
Öykü usulca kalktı ve gitti.
Suna yerinden kalkamıyor, üşüyor, titriyor, konuşamıyordu. Yıllardır kendini ne kadar sıkmış, ne kadar direnmişti, şimdi ise tüm direncini kaybetmişti Kızına kavuştuğu şu saatlerde. Bir noktaya bakıyor, Çetin’in tokatları yüzünde patlıyor, bebek ağlıyor, balkon kapısı çarpıyor, telefon çalıyor, canı acıyor, günler geçiyor, yalandan gülümsüyor, tehditlerle yaşıyor, artık hayal kuramıyor, gece olsun istemiyor, minik yavrusunun yanında yatıyor, yine kapı çalınıyor, yine canı acıyor, günler geçiyor, kemikleşiyor, neden diyor, Çetin Suna'yı seviyor. Asla gidemezsin diyor. Suna zayıf, Suna zavallı. Suna artık kendini sevmiyor. Zamanında Çetin’i sevdiği için. Suna kalkıyor, aynada yüzüne bakıyor, tek gözünü açamıyor, daha fazla bakamıyor, kızını kokluyor, çıkıp gidiyor. Suna kanapede bir noktaya bakıyor. Elleriyle kulaklarını tıkıyor, Çetinden nefret ediyor. Tüm bunları hatırlamak istemiyor. Gözünü açıyor, kabustan uyanıyor, ‘Selvi bana hemen bir ev tutalım’ diyor.
Hakan’ın telesekreterine ‘dün Öykü’ye sarıldım. Ev tutuyorum. Onu bir kez daha bırakıp gelemeyeceğim. Beni anlıyorsun. Biliyorum’ deyip kapatıyor.
Hakan, Suna’yı anlıyor.
Suna, her gece Hakan’ı düşünüyor, özlüyor.
Suna, gençleşiyor kızıyla, Suna yaşlanıyor, sevdiği adamdan uzakta.
Suna, Çetin’nin sesini duyunca iyiden iyiye buz kesmişti. Olduğu yerde ayakta çakılı duruyordu, taki odaya Öykü girene, kızıyla göz göze gelene kadar..Zaman durmuş, zaman yitmiş, zaman labirent, zaman küsmüş, zaman ezmiş, zaman.. git artık..
Öykü, Selvi teyzesi gibi uzun saçlı, topuklu ayakkabı giyen bir anne hayal etmişken, karşısında kısacık saçlı, ufak tefek, anneden çok bir ablaya benzeyen ‘anne’sini görünce hayli şaşırmıştı. Selvi, Suna'ya bakıyor, Suna Öykü'ye tapıyor, Öykü sadece oradan gitmek istiyordu o dakikalarda. Suna koşmak sarılmak, öpmek koklamak ağlamak için neler vermezdi o an ama hiç birini yapamıyordu, ‘merhaba’ diyebildi sadece..Bir yabancı yada bir komşu teyze gibi. Selvi hemen Öykü'ye gülümseyerek ‘annene merhaba demeyecekmisin’ dedi.
Öykü yere bakıyordu sadece..’hoş geldiniz’ diyebildi.
Suna daha fazla dayanamayıp hızla Öykü'ye sarıldı. Şimdi her yer kristaldi, anne yüreğinde kırılıyordu tüm ışıklar, yedi renge ayrılıyordu, her renk Öykü’de bitiyordu.
Öykü’nün kalbi çarpıyor, yağmur damlalarından laleleri görüyor, ağlamaya başlıyor, ve ‘anne’ ‘anne’ diyordu.
Çetin, sabırsızca Öyküyü almaya geldiğinde, anne kız tek kelime daha etmemiş, sadece sarılıp, yarı uyuşmuş yarı iç çekerek oturmuşlardı. Öykü'nün gitmesi gerekiyordu. ‘Artık seni hiç bırakmayacağım bebeğim’ dedi Suna. ‘hiç’..söz veriyorum telafi edeceğim olmadığım zamanı..şimdi git babana. 'Ben artık buradayım, sen neredeysen orada’ dedikten sonra..
Öykü usulca kalktı ve gitti.
Suna yerinden kalkamıyor, üşüyor, titriyor, konuşamıyordu. Yıllardır kendini ne kadar sıkmış, ne kadar direnmişti, şimdi ise tüm direncini kaybetmişti Kızına kavuştuğu şu saatlerde. Bir noktaya bakıyor, Çetin’in tokatları yüzünde patlıyor, bebek ağlıyor, balkon kapısı çarpıyor, telefon çalıyor, canı acıyor, günler geçiyor, yalandan gülümsüyor, tehditlerle yaşıyor, artık hayal kuramıyor, gece olsun istemiyor, minik yavrusunun yanında yatıyor, yine kapı çalınıyor, yine canı acıyor, günler geçiyor, kemikleşiyor, neden diyor, Çetin Suna'yı seviyor. Asla gidemezsin diyor. Suna zayıf, Suna zavallı. Suna artık kendini sevmiyor. Zamanında Çetin’i sevdiği için. Suna kalkıyor, aynada yüzüne bakıyor, tek gözünü açamıyor, daha fazla bakamıyor, kızını kokluyor, çıkıp gidiyor. Suna kanapede bir noktaya bakıyor. Elleriyle kulaklarını tıkıyor, Çetinden nefret ediyor. Tüm bunları hatırlamak istemiyor. Gözünü açıyor, kabustan uyanıyor, ‘Selvi bana hemen bir ev tutalım’ diyor.
Hakan’ın telesekreterine ‘dün Öykü’ye sarıldım. Ev tutuyorum. Onu bir kez daha bırakıp gelemeyeceğim. Beni anlıyorsun. Biliyorum’ deyip kapatıyor.
Hakan, Suna’yı anlıyor.
Suna, her gece Hakan’ı düşünüyor, özlüyor.
Suna, gençleşiyor kızıyla, Suna yaşlanıyor, sevdiği adamdan uzakta.
21 Eylül 2008 Pazar
Öykü'nün Öyküsü V
Taksinin camından, doğup büyüdüğü, ağlayıp güldüğü, kaçıp saklandığı, hayaller kurduğu, hatalar yaptığı, unuttuğu, beklediği, sevdiği, geldiği, gittiği, sustuğu, nefretini kustuğu, anne olduğu, sevdiği hemen herkesin içinde olduğu şehri izliyordu Suna. Bir şeyin tam ortasındayken, en dışında olduğunu yada dışındayken aslında ne kadar da içinde olduğunu hissediyordu. Geçen yedi senenin sonunda ilk defa geliyordu şehrine. Ve ilk defa bu kadar yabancı bu kadar yalnız hissediyordu kendisini, bu bildik caddelerde. Caddenin akışına kaptırıp kendisini hiçbir şey düşünmeyip rahatlamak istediğinde aksine üstüne üstüne geliyordu yıllardır korkup kaçtığı, pişmanlıkları, zayıflıkları ve keşkeleri..
Gergin ve içten içe mutsuzdu otele yerleştiğinde..
Selvi sabah kahvesini elinden bırakıp çalan telefona ilerledi, kimin aradığından emin olarak. İstersen Çetin ile ben konuşayım, Öykü’yü buraya getirir ve bizim evde görüşürsünüz, ne dersin dedi? Suna hayli bitkindi ve görüşmeye dair kafasında bir şeyler oluşturmamıştı, tek istediği kızını görmekti ve Selvi’nin teklifini hiç düşünmeden kabul etti.
Çetin, bir yandan Selvi’nin bu işe karışmasına kızgın, bir yandan da tam olarak ne karar vereceğini bilemiyordu. Öykü’yü, Suna’ya olan nefretini ve en çok da terk edilmekle kırılan onurunu düşünüyordu.
Öykü, akşam üstü odasında önündeki yap bozu tamamlamaya çalışırken babasının zamansız eve gelmesine şaşırmıştı. Çetin, konuşmakla konuşmamak arasında gelip giderken, bir anda ‘annen gelmiş ve seni görmek istiyor’ deyiverdi. Kendide şaşırmıştı ağzından çıkan bu cümleye. Öykü öylece dona kalmış ‘anne’ ‘gelmiş’ ‘görmek’ ‘istiyor’ kelimelerini kafasında yan yana getirmeye anlamaya çalışıyordu. Annesi gelmişti, yağmur kokusu ve laleler, annesi, saçları, gelmiş, görmek istiyordu. Uzun süre konuşamadılar, sonrasında Çetin, yarın Selvi teyzenlere gelecek ve eğer istiyorsan seni oraya götüreceğim diyebildi. Öykü babasına, sende gel sende yanımda ol ama tamam mı?dedi. Yine konuşamadılar. Çetin tüm gün içinde savaş vermişti, Suna’nın hakkı yoktu ona göre Öykü’yü görmeye. Sorumsuzluğunun bedelini ödemeliydi, öte yandan Öykü’ye bu haksızlığı yapmamalıydı. Kızı büyümüştü ve kendi kararını vermeliydi. Hiç değilse yarın görüşmelerine izin verecekti.
Suna odasından hiç çıkmadı. Eli ayağına dolaşıyor, içi içine sığmıyor, bir yandan korkuyor ve Selvi'nin aramasını bekliyordu. Bir zamanlar her şeyi olan şehirde, şimdi bir yabancı, şimdi bir suçlu, şimdi bir korkaktı.
Onurunun zedelenmesine, yaşadığı şiddete, aşağılanmalarına, hayallerinin ve mutluluğunun elinden alınmasına razı mı olmalıydı? Tüm bunlara karşı direndiği için kızından olması ne kadar adildi? Şimdiden sonra tüm bunları Öykü’ye nasıl anlatabilir, nasıl af dileyebilirdi? Şansı varsa kızı kendine çekmiş, kin tutmamış, sevgi dolu, yumuşak, anlayışlı bir çocuk olmalıydı. Ve öyle olması için çok şeyini feda edebilirdi Suna.
Selvi, Çetin’in olumsuz bir tavır sergileyip Öykü’yü getirmeyeceğinden neredeyse emindi, Çetin arayıp da öğlen Öykü’yü getireceğini söylediğinde , şaşırmış daha da fazlası çok sevinmişti. Suna ise bunu öğrendiğinde adeta yeniden doğmuştu. Keşkeleri, pişmanlığını unutmuştu bir anda. Öykü geliyordu, Öykü yanında olacaktı, belki sarılabilecekti ona.
Öykü annesini görmek istediğini söylediğinde Çetin’in içi bir tuhaf olmuş, üzüntü ve kıskançlığı aynı anda yaşamıştı. Yinede sadece bir kereliğe mahsus görüşmelerine izin vereceğinden içi rahattı. Öykü onun kızıydı ve Suna ile paylaşmaya hiç niyeti yoktu. Herkes hatalarının bedelini ödemeliydi.
Öykü alabildiğine heyecanlıydı. Yine sessizlik hakimdi arabada, İdillere varmasına hepi topu birkaç dakika kalmıştı.
Annesinin, hatırasındaki gibi uzun ve dalgalı saçları olmadığını gördüğünde ilk şaşkınlık ve hayal kırıklığını yaşayacaktı Öykü. Anneler Selvi teyzesi gibi uzun saçlı olmalıydı.
Kapı çaldığında Suna bildiği tüm duaları okuyor ve Çetin'i görmekten ölesiye korkuyordu.
Gergin ve içten içe mutsuzdu otele yerleştiğinde..
Selvi sabah kahvesini elinden bırakıp çalan telefona ilerledi, kimin aradığından emin olarak. İstersen Çetin ile ben konuşayım, Öykü’yü buraya getirir ve bizim evde görüşürsünüz, ne dersin dedi? Suna hayli bitkindi ve görüşmeye dair kafasında bir şeyler oluşturmamıştı, tek istediği kızını görmekti ve Selvi’nin teklifini hiç düşünmeden kabul etti.
Çetin, bir yandan Selvi’nin bu işe karışmasına kızgın, bir yandan da tam olarak ne karar vereceğini bilemiyordu. Öykü’yü, Suna’ya olan nefretini ve en çok da terk edilmekle kırılan onurunu düşünüyordu.
Öykü, akşam üstü odasında önündeki yap bozu tamamlamaya çalışırken babasının zamansız eve gelmesine şaşırmıştı. Çetin, konuşmakla konuşmamak arasında gelip giderken, bir anda ‘annen gelmiş ve seni görmek istiyor’ deyiverdi. Kendide şaşırmıştı ağzından çıkan bu cümleye. Öykü öylece dona kalmış ‘anne’ ‘gelmiş’ ‘görmek’ ‘istiyor’ kelimelerini kafasında yan yana getirmeye anlamaya çalışıyordu. Annesi gelmişti, yağmur kokusu ve laleler, annesi, saçları, gelmiş, görmek istiyordu. Uzun süre konuşamadılar, sonrasında Çetin, yarın Selvi teyzenlere gelecek ve eğer istiyorsan seni oraya götüreceğim diyebildi. Öykü babasına, sende gel sende yanımda ol ama tamam mı?dedi. Yine konuşamadılar. Çetin tüm gün içinde savaş vermişti, Suna’nın hakkı yoktu ona göre Öykü’yü görmeye. Sorumsuzluğunun bedelini ödemeliydi, öte yandan Öykü’ye bu haksızlığı yapmamalıydı. Kızı büyümüştü ve kendi kararını vermeliydi. Hiç değilse yarın görüşmelerine izin verecekti.
Suna odasından hiç çıkmadı. Eli ayağına dolaşıyor, içi içine sığmıyor, bir yandan korkuyor ve Selvi'nin aramasını bekliyordu. Bir zamanlar her şeyi olan şehirde, şimdi bir yabancı, şimdi bir suçlu, şimdi bir korkaktı.
Onurunun zedelenmesine, yaşadığı şiddete, aşağılanmalarına, hayallerinin ve mutluluğunun elinden alınmasına razı mı olmalıydı? Tüm bunlara karşı direndiği için kızından olması ne kadar adildi? Şimdiden sonra tüm bunları Öykü’ye nasıl anlatabilir, nasıl af dileyebilirdi? Şansı varsa kızı kendine çekmiş, kin tutmamış, sevgi dolu, yumuşak, anlayışlı bir çocuk olmalıydı. Ve öyle olması için çok şeyini feda edebilirdi Suna.
Selvi, Çetin’in olumsuz bir tavır sergileyip Öykü’yü getirmeyeceğinden neredeyse emindi, Çetin arayıp da öğlen Öykü’yü getireceğini söylediğinde , şaşırmış daha da fazlası çok sevinmişti. Suna ise bunu öğrendiğinde adeta yeniden doğmuştu. Keşkeleri, pişmanlığını unutmuştu bir anda. Öykü geliyordu, Öykü yanında olacaktı, belki sarılabilecekti ona.
Öykü annesini görmek istediğini söylediğinde Çetin’in içi bir tuhaf olmuş, üzüntü ve kıskançlığı aynı anda yaşamıştı. Yinede sadece bir kereliğe mahsus görüşmelerine izin vereceğinden içi rahattı. Öykü onun kızıydı ve Suna ile paylaşmaya hiç niyeti yoktu. Herkes hatalarının bedelini ödemeliydi.
Öykü alabildiğine heyecanlıydı. Yine sessizlik hakimdi arabada, İdillere varmasına hepi topu birkaç dakika kalmıştı.
Annesinin, hatırasındaki gibi uzun ve dalgalı saçları olmadığını gördüğünde ilk şaşkınlık ve hayal kırıklığını yaşayacaktı Öykü. Anneler Selvi teyzesi gibi uzun saçlı olmalıydı.
Kapı çaldığında Suna bildiği tüm duaları okuyor ve Çetin'i görmekten ölesiye korkuyordu.
10 Eylül 2008 Çarşamba
Öykü'nün Öyküsü IV
Öykü eve geldiklerinde daha fazla dayanamayıp çekimser bir ses tonuyla ‘İdillerde Selvi teyzelerin düğün fotoğrafında sende vardın, ve..ve yanında da annem.. kim olduğunu sorunca Selvi teyzem söyledi. Ve ben annemin başka fotoğraflarını da görmek istiyorum' dedi korkarak. Çetin, olduğu yerde çakılıp kalmıştı. Sabah Suna'nın maili şimdi Öykü'nün annesini merak etmesi iyiden iyiye sinirlerini bozmuştu. Hiç cevap vermeden odasına çıktı. Öykü öylece kalakaldı. Tekrar söylemeye ısrar etmeye cesareti yoktu. Annesiyle ilgili bildiği tek şey onu ve babasını bırakıp başka bir ülkeye gittiği kendine yeni bir hayat kurduğuydu. Hayal gibi kopuk kopuk hatırladığı birkaç şey vardı ve bünyesinin alışık olmadığı tatlı bir sıcaklık tarifsiz bir duygu hissediyordu o silik anları hatırladığında.
Renk renk laleli yumuşacık bir gecelik vardı üstünde ve yağmur yağıyordu alabildiğine gürültülü, öyle hızlı yağıyordu ki yere düşen her damla tıpkı geceliğindeki lalelerin yaprakları gibi yanlara açılıyordu sıçrayıp. Ağaçların kökleri göl olmuştu, o an arkasında bir elin sıcaklığını hissetmişti ve tatlı sesini, o annesiydi sadece uzun dalgalı saçlarını hatırlıyordu annesinin, yüzü yoktu hatırasında. Sonra beraber ‘yağmur yağıyor seller akıyor, arap kızı camdan bakıyor’u söylüyorlardı. Hep aynı şarkı ve sesleri ve laleleri ve sıcaklığı hatırlıyordu. Ve şarkıda ki camdan bakan arap kızından korkuyordu Öykü.
Suna, Selviyi aradığında çok heyecanlıydı, artık ok yaydan çıkmıştı onun için. İki saat sonra uçağının kalkacağını ve geleceğini söylediğinde, Selvi ondan haber beklediğini Çetin'in sabah onlarda olduğunu ve mailini okuduğunu, ardından da gelmesine cok sevindiğini söyledi. Suna bu gece otelde kalacağım yarın haberleşir, görüşürüz dedikten sonra telefonu kapattı.
Geceden hazırladığı ve kapının yanında duran bavuluna baktı.Sonra Öykü'ye vermeyi planladığı boynundaki deniz yıldızlı kolyesine dokundu. Hakan artık çıkmalıyız dediğinde göz göze geldiler. Söylenecek hiçbir kelime o anın, o bakışların yerini tutamazdı.Onlar her zamanki gibi konuşmadan anlaştılar.
Uçak kalktığı esnada, Suna’nın beyni adeta bomboş ve hissizdi. Hakan uzun süre alandan ayrılamamış, Çetin Öyküyle yapacağı konuşmayı tasarlıyor, Öykü ise pencersinden gökyüzüne bakıyordu. Ve biliyordu ki bu yaz sıcağında yağmur yağması imkansız gibi bir şeydi.
& Devam edecek &
Renk renk laleli yumuşacık bir gecelik vardı üstünde ve yağmur yağıyordu alabildiğine gürültülü, öyle hızlı yağıyordu ki yere düşen her damla tıpkı geceliğindeki lalelerin yaprakları gibi yanlara açılıyordu sıçrayıp. Ağaçların kökleri göl olmuştu, o an arkasında bir elin sıcaklığını hissetmişti ve tatlı sesini, o annesiydi sadece uzun dalgalı saçlarını hatırlıyordu annesinin, yüzü yoktu hatırasında. Sonra beraber ‘yağmur yağıyor seller akıyor, arap kızı camdan bakıyor’u söylüyorlardı. Hep aynı şarkı ve sesleri ve laleleri ve sıcaklığı hatırlıyordu. Ve şarkıda ki camdan bakan arap kızından korkuyordu Öykü.
Suna, Selviyi aradığında çok heyecanlıydı, artık ok yaydan çıkmıştı onun için. İki saat sonra uçağının kalkacağını ve geleceğini söylediğinde, Selvi ondan haber beklediğini Çetin'in sabah onlarda olduğunu ve mailini okuduğunu, ardından da gelmesine cok sevindiğini söyledi. Suna bu gece otelde kalacağım yarın haberleşir, görüşürüz dedikten sonra telefonu kapattı.
Geceden hazırladığı ve kapının yanında duran bavuluna baktı.Sonra Öykü'ye vermeyi planladığı boynundaki deniz yıldızlı kolyesine dokundu. Hakan artık çıkmalıyız dediğinde göz göze geldiler. Söylenecek hiçbir kelime o anın, o bakışların yerini tutamazdı.Onlar her zamanki gibi konuşmadan anlaştılar.
Uçak kalktığı esnada, Suna’nın beyni adeta bomboş ve hissizdi. Hakan uzun süre alandan ayrılamamış, Çetin Öyküyle yapacağı konuşmayı tasarlıyor, Öykü ise pencersinden gökyüzüne bakıyordu. Ve biliyordu ki bu yaz sıcağında yağmur yağması imkansız gibi bir şeydi.
& Devam edecek &
7 Eylül 2008 Pazar
Öykü'nün Öyküsü III
‘artık kızımdan ayrı yaşamak istemiyorum, geçen bu seneleri telafi edeceğim.Yaşananları sadece sen ve ben biliyoruz, Öykü, bana yaşattıklarını bilmeyecek. Birkaç gün içinde geleceğim, kızımız için zorluk çıkartmayacağını düşünüyorum’
Suna
Çetin, seyahat dönüşü maili okuduğunda allak bullak oldu. Öfke ve şaşkınlık bir birine öyle bir karıştı ki Suna o an karşısında olsa geçmişte yaptıklarından farklı davranmayacaktı!. Akşam olmasını beklemeden Öykü’yü Cihan'lardan almaya gitti. Öykü ve İdil bahçedeki havuzda oynuyorlardı.
Selvi, Çetin'i erken saatte karşısında görünce şaşırdı, dahası yüzündeki gergin ve telaşlı ifadenin sebebini merak etti.
Sormasına fırsat kalmadan, Suna'nın birkaç güne kadar Türkiye'ye geleceğinden haberi olup olmadığını sordu Selvi'ye, Selvi iyice şaşırmıştı, bundan haberi olmadığını söyledi. Çetin, şu ana kadar olmadı ama seni arayacaktır dedi buz gibi ifadeyle.Hemen ardından Öykü'ye hazırlanmasını gitmeleri gerektiğini söyledi. Öykü, planlanandan daha az süre İdillerde kalıp eve döneceği için biraz üzüldü ama babasına itiraz etmemesi gerektiğini, etse de alacağı cevabı bildiğinden hemen hazırlandı. İdil ve Selvi'yle vedalaşıp arabalarına bindi. Babasının gergin hali geçer geçmez, annesine ait fotografları görmek onu kafasında canlandırmak istediğini söyleyip, İdil'lerde gördüğü fotoğraftan bahsedecekti.
Suna, güç bela düşünüp, tartmadan yazıp gönderdiği mailin ardından kendini nispeten hafiflemiş, yola çıkmadan yolun sonuna varmış gibi hissediyordu. Bu gidişin nasıl bir gidiş olacağını Madrid’e Hakan ile olan hayatına geri dönüp dönmeyeceğini Ankara’da onu nelerin bekleyeceğini bilmiyordu. Tek bildiği artık kızının hayatına dahil olmak istediğiydi. Kendisi herkesten daha iyi biliyordu ‘anne’ olmanın karnında taşıyıp dünyaya getirmekten ibaret olmadığını. Kızıyla geçirdiği dört sene boyunca nasıl ilgili sevgi dolu bir anne olduğunu yakın çevreleri çok iyi biliyordu.
Doğan bir çocuğa her hangi biride mamasını yedirebilirdi, altını değiştirip uyutabilir bu tip fiziksel ihtiyaçlarını karşılayabilirdi. Önemli olan bunların gerisinde ki gereksinimlerdi. Sevgi gibi şefkat gibi..Suna anneliğini en çok, kızıyla oynadığı onunla bebekleştiği dakikalarda hissediyordu ve onun küçük ellerini sevip öptüğünde.
Hakan, her zaman ki olgunluğu ve bencillik içermeyen sevgisiyle verdiği vereceği kararlarda Suna’nın yanında olduğunu hissettirmeye çalışıyordu. Oysa Suna'nın gitmesiyle dünyasından kocaman bir parça kopup gidecekti. Bakmaya, sevmeye kıyamadığı bir bebekti Suna onun için. Aralarındaki yirmi yaş fark baba şevkatini de beraberinde getiriyordu beklide. Aşktan çok öte bir yerlerde ruhları dans ediyordu adeta zamanın bilinmezliklerinde. Yaralarını sarmışlardı ince ince, tuz basmadan.
Her ikisi içinde zor olacaktı bu ayrılık.
& Bitmez :) &
Suna
Çetin, seyahat dönüşü maili okuduğunda allak bullak oldu. Öfke ve şaşkınlık bir birine öyle bir karıştı ki Suna o an karşısında olsa geçmişte yaptıklarından farklı davranmayacaktı!. Akşam olmasını beklemeden Öykü’yü Cihan'lardan almaya gitti. Öykü ve İdil bahçedeki havuzda oynuyorlardı.
Selvi, Çetin'i erken saatte karşısında görünce şaşırdı, dahası yüzündeki gergin ve telaşlı ifadenin sebebini merak etti.
Sormasına fırsat kalmadan, Suna'nın birkaç güne kadar Türkiye'ye geleceğinden haberi olup olmadığını sordu Selvi'ye, Selvi iyice şaşırmıştı, bundan haberi olmadığını söyledi. Çetin, şu ana kadar olmadı ama seni arayacaktır dedi buz gibi ifadeyle.Hemen ardından Öykü'ye hazırlanmasını gitmeleri gerektiğini söyledi. Öykü, planlanandan daha az süre İdillerde kalıp eve döneceği için biraz üzüldü ama babasına itiraz etmemesi gerektiğini, etse de alacağı cevabı bildiğinden hemen hazırlandı. İdil ve Selvi'yle vedalaşıp arabalarına bindi. Babasının gergin hali geçer geçmez, annesine ait fotografları görmek onu kafasında canlandırmak istediğini söyleyip, İdil'lerde gördüğü fotoğraftan bahsedecekti.
Suna, güç bela düşünüp, tartmadan yazıp gönderdiği mailin ardından kendini nispeten hafiflemiş, yola çıkmadan yolun sonuna varmış gibi hissediyordu. Bu gidişin nasıl bir gidiş olacağını Madrid’e Hakan ile olan hayatına geri dönüp dönmeyeceğini Ankara’da onu nelerin bekleyeceğini bilmiyordu. Tek bildiği artık kızının hayatına dahil olmak istediğiydi. Kendisi herkesten daha iyi biliyordu ‘anne’ olmanın karnında taşıyıp dünyaya getirmekten ibaret olmadığını. Kızıyla geçirdiği dört sene boyunca nasıl ilgili sevgi dolu bir anne olduğunu yakın çevreleri çok iyi biliyordu.
Doğan bir çocuğa her hangi biride mamasını yedirebilirdi, altını değiştirip uyutabilir bu tip fiziksel ihtiyaçlarını karşılayabilirdi. Önemli olan bunların gerisinde ki gereksinimlerdi. Sevgi gibi şefkat gibi..Suna anneliğini en çok, kızıyla oynadığı onunla bebekleştiği dakikalarda hissediyordu ve onun küçük ellerini sevip öptüğünde.
Hakan, her zaman ki olgunluğu ve bencillik içermeyen sevgisiyle verdiği vereceği kararlarda Suna’nın yanında olduğunu hissettirmeye çalışıyordu. Oysa Suna'nın gitmesiyle dünyasından kocaman bir parça kopup gidecekti. Bakmaya, sevmeye kıyamadığı bir bebekti Suna onun için. Aralarındaki yirmi yaş fark baba şevkatini de beraberinde getiriyordu beklide. Aşktan çok öte bir yerlerde ruhları dans ediyordu adeta zamanın bilinmezliklerinde. Yaralarını sarmışlardı ince ince, tuz basmadan.
Her ikisi içinde zor olacaktı bu ayrılık.
& Bitmez :) &
2 Eylül 2008 Salı
Öykü'nün Öyküsü II
Kim olacak tabi ki annen, henüz sen dünyada yoktun o zaman dedi Selvi, içindeki parçalanmayı aksettirmeden her zamanki yumuşak ses tonuyla..Öykü, öylece bakmaya devam etti annesiyle babasının yan yana olduğu fotoğrafa..Ne bir ses ne soluk nede fazladan bir ifade vardı yuvarlak şirin yüzünde küçük kızın.
Apar topar albümleri toplamaya başladı Selvi, bir yandan da saatin geç olduğunu kızlara artık yatmaları gerekiğini söylüyordu..
Öykü, o gece alışkın olduğu boşluk ve buruklukla yatağa girdi. Selvi yarı öfkeli, 'hiç mi göstermiyorlar bu çocuğa annesin fotoğraflarını, bu haksızlık,ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim..dedi Cihana..
Cihan, konunun kapanması gerektiği sinyallerinises tonunda hissettirerek, asıl haksızlığı daha dört yaşındaki çocuğunu terk edip giden Suna yaptı. Ne yaşıyor, ne ölü sadece bir hiç olarak kaldı geride dedi. Selvi, sessizce merdivenlerden üst kata çıktı..
Aynı gece Suna,evinin salonun bir ucunda öylece oturuyordu.Sevdiği bol yıldızlı gecelerden biriydi ama farkında değildi. Kendini sorgulamaya başladığında ağzını bıçak açmaz, birkaç adım daha gömülürdü kendine.
Geçen bunca sene Hakan'la inanılmaz mutlu olmuştu ancak yarım ve gölgeliydi günleri. Sanki dünyanın tüm ormanları aynı anda içinde yanıp tutuşuyordu ve hiç dinmiyordu alevler. Minik kızının daha da minik elleri ışıl ışıl gözleri bir an olsun aklından çıkmıyordu. Nasıl bir çelişkiydi bu ve daha da önemlisi daha ne kadar dayanabilecekti, bir şekilde görmeli kendini affettirmeli dolması mümkün olmayan boşlukları bir an önce doldurmalıydı. Geçen yedi senede bir kez dahi sesini duymamış, Selvinin arasıra gönderdiği fotoğraflardan başka da yüzünü görmemişti Öykü’nün.
Şimdi karşısına çıkıp , böyle yapmaktan, başka çarem yoktu mu diyecekti? O evde babasıyla yaşamanın ne kadar zor ve yıpratıcı olduğunu, karabasanlardanda kara olduğunu küçükcük bir çocuğa nasıl anlatabilirdi, ona sahip çıkan, seven, koruyan babasının yaptıklarını hangi kelimelerle bakışlarla belli edebilrdi?
Suna derin bir iç çekti, ilk zamanlar da insan gibi yaşabilmek, bir nebze mutlu olabilmek için kendine yeni bir hayat çizmesini olağan karşılarken şimdi şimdi anneliğini sorguluyordu, hatta sorgulaması bitmiş anne olmadığına olamadığına karar vermişti. Bir aşka değildi kızını tercih ettiği, yaşadığı mutsuzluktan kurtulmak bir anlamda onur mücadelesi için çıkmıştı yola. Ve bu yolda yürürken, en ışıksız zamanlarında yitirmeye başladığı benliğini tekrar bulmasına sebep olmuştu Hakan. Ve sevgiyi, şefkatin en güzelini vermişti Suna’ya.
Anahtar sesiyle irkildi Suna, Gelen Hakandı. Her zamanki müşfik gülümsemesi vardı yüzünde. Sunanın dizlerini göğsüne çekerek sessizce oturmasından anladı üzgün olduğunu.
Gitmeye, onu görmeye karar verdin değil mi? dedi. Suna'nın saçlarını okşayarak.
Evet anlamında başını salladı Suna.
Öykü, sarı ışıklı, palyaçolu gece lambası olan bir odada sessizce uyurken, annesi çok uzaklarda bir dilek tuttu ikisi için.
&& Devam edecek &&
Apar topar albümleri toplamaya başladı Selvi, bir yandan da saatin geç olduğunu kızlara artık yatmaları gerekiğini söylüyordu..
Öykü, o gece alışkın olduğu boşluk ve buruklukla yatağa girdi. Selvi yarı öfkeli, 'hiç mi göstermiyorlar bu çocuğa annesin fotoğraflarını, bu haksızlık,ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim..dedi Cihana..
Cihan, konunun kapanması gerektiği sinyallerinises tonunda hissettirerek, asıl haksızlığı daha dört yaşındaki çocuğunu terk edip giden Suna yaptı. Ne yaşıyor, ne ölü sadece bir hiç olarak kaldı geride dedi. Selvi, sessizce merdivenlerden üst kata çıktı..
Aynı gece Suna,evinin salonun bir ucunda öylece oturuyordu.Sevdiği bol yıldızlı gecelerden biriydi ama farkında değildi. Kendini sorgulamaya başladığında ağzını bıçak açmaz, birkaç adım daha gömülürdü kendine.
Geçen bunca sene Hakan'la inanılmaz mutlu olmuştu ancak yarım ve gölgeliydi günleri. Sanki dünyanın tüm ormanları aynı anda içinde yanıp tutuşuyordu ve hiç dinmiyordu alevler. Minik kızının daha da minik elleri ışıl ışıl gözleri bir an olsun aklından çıkmıyordu. Nasıl bir çelişkiydi bu ve daha da önemlisi daha ne kadar dayanabilecekti, bir şekilde görmeli kendini affettirmeli dolması mümkün olmayan boşlukları bir an önce doldurmalıydı. Geçen yedi senede bir kez dahi sesini duymamış, Selvinin arasıra gönderdiği fotoğraflardan başka da yüzünü görmemişti Öykü’nün.
Şimdi karşısına çıkıp , böyle yapmaktan, başka çarem yoktu mu diyecekti? O evde babasıyla yaşamanın ne kadar zor ve yıpratıcı olduğunu, karabasanlardanda kara olduğunu küçükcük bir çocuğa nasıl anlatabilirdi, ona sahip çıkan, seven, koruyan babasının yaptıklarını hangi kelimelerle bakışlarla belli edebilrdi?
Suna derin bir iç çekti, ilk zamanlar da insan gibi yaşabilmek, bir nebze mutlu olabilmek için kendine yeni bir hayat çizmesini olağan karşılarken şimdi şimdi anneliğini sorguluyordu, hatta sorgulaması bitmiş anne olmadığına olamadığına karar vermişti. Bir aşka değildi kızını tercih ettiği, yaşadığı mutsuzluktan kurtulmak bir anlamda onur mücadelesi için çıkmıştı yola. Ve bu yolda yürürken, en ışıksız zamanlarında yitirmeye başladığı benliğini tekrar bulmasına sebep olmuştu Hakan. Ve sevgiyi, şefkatin en güzelini vermişti Suna’ya.
Anahtar sesiyle irkildi Suna, Gelen Hakandı. Her zamanki müşfik gülümsemesi vardı yüzünde. Sunanın dizlerini göğsüne çekerek sessizce oturmasından anladı üzgün olduğunu.
Gitmeye, onu görmeye karar verdin değil mi? dedi. Suna'nın saçlarını okşayarak.
Evet anlamında başını salladı Suna.
Öykü, sarı ışıklı, palyaçolu gece lambası olan bir odada sessizce uyurken, annesi çok uzaklarda bir dilek tuttu ikisi için.
&& Devam edecek &&
31 Ağustos 2008 Pazar
Öykü'nün Öyküsü
Yaz tatilinin son haftasıydı. Bu yaz bitmek bilmedi Öykü için. Babasıyla baş başa yaptığı on günlük tatil dışında pekte parlak geçmemişti günleri. Üstüne üstlük iki senedir beslediği çok sevdiği su kaplumbağası da ölmüştü birkaç gün önce. Babasıyla aynı evde yaşamalarına rağmen çalışma saatlerinin düzensizliği ve iş yoğunluğundan dolayı çok az görüyordu onu. Herşeye rağmen beraber geçirdikleri kısıtlı zamanda babası Öykü’den ilgi ve sevgisini eksik etmiyordu.
Oldukça sıcak bir gündü, evlerinde her zamankinden farklı bir hareket vardı. Babaannesi ve dedesi üç günlüğüne bazı alım satım işleri için memleketlerine gidiyorlardı. Öykü’de babasının en yakın arkadaşı olan Cihan Amcalarında kalacaktı. Hiç değilse bu sayede monoton günlerine biraz renk gelecekti. Cihanla Selvi’nin kızları İdil, Öykü ile aynı yaştaydı ve iki kız beraber vakit geçirmekten hoşlanıyorlardı.
İdillerde kalacağı haberini alır almaz neşelenmişti Öykü. Sırt çantasına üç gün için ayrı ayrı kıyafet, pijama takımı, diş fırçası, günlüğünü ve Barbie bebeği Sofia’yı koydu. Babannesi ve dedesi çoktan hazırlanmış cıkmak için oğullarının gelmesini bekliyorlardı. Çalan telefona Öykü baktı. Babası işinin uzayacağını hatta şehir dışına çıkma ihtimali olduğunu bu nedenle gelemeyeceğini az sonra Cihan Amcasının gelip onu alacağını söylüyordu. Öykü babasını göremeyeceği için üzülmüstü ama az sonra çalan kapıda İdil’in geldiğini görmesi üzüntüzünü unutturdu. Hep beraber evden çıktılar. Babaannesi ve dedesinin bindiği taksinin ardından el sallayıp İdillerin arabasına bindiler. Cihan, babasının aksine sevecen, güleryüzlü ve komik biriydi. Kendilerinde misafir olacağı için ne kadar mutlu olduklarını söyledi dikiz aynasından bakıp gülerek..
Yol boyunca İdille internetteki oyunlardan ve sevdikleri şarkılardan bahsettiler. Çok geçmeden bahçe içindeki iki katlı evlerine geldiler. Selvi teyzesi gülerek kapıda karşıladı onları. Uzun boylu zarif ve çok güleryüzlüydü. Evden dışarı mis gibi kek kokusu geliyordu. Keyifle içeri girdiler. Kadının sevecenliği, İdilin annesine yakınlığı Öykü’ye kendini tuhaf belkide buruk hissettirmişti. İçten içe neşesi kaçmış, herkese her şeye yabancılaşmıştı o saniyede. İlk defa görmüyordu onları bu şekilde ama, bu sefer farklıydı sanki. Öykü’nün yüzünde canı yanmış gibi bir ifade vardı ve hemen fark ediliyordu. Evdekilerde anlam veremediler ama üzerinde fazla durulmadı. Neticede henüz 11 yaşında bir çocuktu, kimbilir neler geçmişti aklından, belkide babasını özlemişti, yabancılık hissetmişti. Evin köpeği yaramaz Pluton bu tuhaf havayı anında dağıttı. Öykünün neşesi yerine gelmişti. Bir süre sonra İdilin üst kattaki odasına çıkıp eşyalarını yerleştirdiler. Selvi yemeğin hazır olduğunu haber verdi, aşağıdan tatlı tatlı seslenerek. Sıcak bir akşam yemeği onları bekliyordu.
Yemek sonunda, geldiklerinde kokusunu aldığı kremalı portakallı keki ikram etti Selvi. O ara Pluton sehpanın altına kıvrılmış ara sıra iç çeke çeke uyuyordu. Cihan televizyon izliyor, kızlar sohbet ediyordu.
İdil annesine albümlere bakmak, Öyküye bebeklik fotoğraflarını göstermek istediğini söyledi. Selvi az sonra üç kocaman albümle yanlarına geldi. Üçü beraber yere oturup bakmaya başladılar. Neredeyse yüzlerce fotoğraf vardı. Cihanın askerlik fotoğraflarından İdilin doğumu, İdilin anaokulu resimleri, bir sürü akraba fotoğrafları derken Öykünün gözüne Cihanla Selvi’nin düğün fotoğraflarından birisi ilişti. Bu fotoğrafta babasının olması dikkatini arttırmıştı. Babasının saçları daha gürdü ve oldukça zayıftı, yine belli belirsiz gülümsemesi vardı yüzünde. Hemen yanında babasının hafifçe sarıldığı kadına dikkat kesildi Öykü. Ne kadar içten gülüsemesi vardı ve çocuk gibiydi yüzü. Merakla, babamın yanındaki bu kadın kim? Diye sordu Selvi’ye..
&& Devam edecek &&
Oldukça sıcak bir gündü, evlerinde her zamankinden farklı bir hareket vardı. Babaannesi ve dedesi üç günlüğüne bazı alım satım işleri için memleketlerine gidiyorlardı. Öykü’de babasının en yakın arkadaşı olan Cihan Amcalarında kalacaktı. Hiç değilse bu sayede monoton günlerine biraz renk gelecekti. Cihanla Selvi’nin kızları İdil, Öykü ile aynı yaştaydı ve iki kız beraber vakit geçirmekten hoşlanıyorlardı.
İdillerde kalacağı haberini alır almaz neşelenmişti Öykü. Sırt çantasına üç gün için ayrı ayrı kıyafet, pijama takımı, diş fırçası, günlüğünü ve Barbie bebeği Sofia’yı koydu. Babannesi ve dedesi çoktan hazırlanmış cıkmak için oğullarının gelmesini bekliyorlardı. Çalan telefona Öykü baktı. Babası işinin uzayacağını hatta şehir dışına çıkma ihtimali olduğunu bu nedenle gelemeyeceğini az sonra Cihan Amcasının gelip onu alacağını söylüyordu. Öykü babasını göremeyeceği için üzülmüstü ama az sonra çalan kapıda İdil’in geldiğini görmesi üzüntüzünü unutturdu. Hep beraber evden çıktılar. Babaannesi ve dedesinin bindiği taksinin ardından el sallayıp İdillerin arabasına bindiler. Cihan, babasının aksine sevecen, güleryüzlü ve komik biriydi. Kendilerinde misafir olacağı için ne kadar mutlu olduklarını söyledi dikiz aynasından bakıp gülerek..
Yol boyunca İdille internetteki oyunlardan ve sevdikleri şarkılardan bahsettiler. Çok geçmeden bahçe içindeki iki katlı evlerine geldiler. Selvi teyzesi gülerek kapıda karşıladı onları. Uzun boylu zarif ve çok güleryüzlüydü. Evden dışarı mis gibi kek kokusu geliyordu. Keyifle içeri girdiler. Kadının sevecenliği, İdilin annesine yakınlığı Öykü’ye kendini tuhaf belkide buruk hissettirmişti. İçten içe neşesi kaçmış, herkese her şeye yabancılaşmıştı o saniyede. İlk defa görmüyordu onları bu şekilde ama, bu sefer farklıydı sanki. Öykü’nün yüzünde canı yanmış gibi bir ifade vardı ve hemen fark ediliyordu. Evdekilerde anlam veremediler ama üzerinde fazla durulmadı. Neticede henüz 11 yaşında bir çocuktu, kimbilir neler geçmişti aklından, belkide babasını özlemişti, yabancılık hissetmişti. Evin köpeği yaramaz Pluton bu tuhaf havayı anında dağıttı. Öykünün neşesi yerine gelmişti. Bir süre sonra İdilin üst kattaki odasına çıkıp eşyalarını yerleştirdiler. Selvi yemeğin hazır olduğunu haber verdi, aşağıdan tatlı tatlı seslenerek. Sıcak bir akşam yemeği onları bekliyordu.
Yemek sonunda, geldiklerinde kokusunu aldığı kremalı portakallı keki ikram etti Selvi. O ara Pluton sehpanın altına kıvrılmış ara sıra iç çeke çeke uyuyordu. Cihan televizyon izliyor, kızlar sohbet ediyordu.
İdil annesine albümlere bakmak, Öyküye bebeklik fotoğraflarını göstermek istediğini söyledi. Selvi az sonra üç kocaman albümle yanlarına geldi. Üçü beraber yere oturup bakmaya başladılar. Neredeyse yüzlerce fotoğraf vardı. Cihanın askerlik fotoğraflarından İdilin doğumu, İdilin anaokulu resimleri, bir sürü akraba fotoğrafları derken Öykünün gözüne Cihanla Selvi’nin düğün fotoğraflarından birisi ilişti. Bu fotoğrafta babasının olması dikkatini arttırmıştı. Babasının saçları daha gürdü ve oldukça zayıftı, yine belli belirsiz gülümsemesi vardı yüzünde. Hemen yanında babasının hafifçe sarıldığı kadına dikkat kesildi Öykü. Ne kadar içten gülüsemesi vardı ve çocuk gibiydi yüzü. Merakla, babamın yanındaki bu kadın kim? Diye sordu Selvi’ye..
&& Devam edecek &&
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


