bana_dairler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bana_dairler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2014 Pazartesi

Eşsiz ruh Kafka!

Helsinki'nin tam merkezinde Kafka Cafe vardır. Defalarca önünden geçtiğim her geçişimde burada tarçınlı çörek yiyip filtre kahvemi içerken Kafka okusam diye düşündüğüm ancak hiç yapmadığım, gerçekten istesem mutlaka yapardım. Kafka kafede Kafka okumak yapmacık geliyordu düşününce, ruhuna Fatiha okumak bile daha gerçekçi olabilirdi:) Gel gelelim ben bu adamı çok seviyorum..evet o eşsiz bir ruh..İyi ki Milenaya mektuplar yazmış. şimdi ben Anadolu'nun ortasında Türk kahvemi içerek onu okumaktan memnunum. tek kelime ile passiflora etkisi yatarıyor:)

"Bak Milena, en çok seni seviyorum’ diyorum ama gerçek sevgi bu değil belki, ‘Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla’ dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki"..
Korkuyorum..
Düşenlerle böbürlenen bir dünyada yaşıyoruz. Atamıyorum adımımı, ürküyorum, onun için yere basamıyorum. Evet.. Belki yorgun değilim, korkağım yalnız. Beni altüst edecek bir serüvenin ardından gelecek o büyük yorgunluktan korkuyorum"..



"Sen benim için ayrıca, içinden sokakları seyredebildiğim bir pencereydin. Bunu tek başıma yapamıyordum. Terk edilmiş biri olarak yaşayan kişi, böyle bir kişi, sokağa bakan bir pencereden sonsuza dek vazgeçemez"..

"Ormanda yolunu yitirmiş çocuklar gibi terkedilmişlik içerisindeyiz. Önümde durup bana baktığında, ne sen benim içimdeki acıları anlayabiliyorsun ne de ben seninkileri ve senin önünde kendimi yere atsam. Ağlasam ve anlatsam bile, biri sana cehennemi sıcak ve korkunçtur diye anlattığında cehennem hakkında ne bilebilirsen, benim hakkımda da ancak o kadarını bilebilirsin"..

GİBİ GİBİ........

22 Kasım 2011 Salı

Birine Bakmıştım..

Birine bakmak için girdiği depresyondan bir türlü cıkamadı..
haber alt baslıgından sonra sunlar yazıyordu..

Uzun renkli atkımı dolayıp boynuma yeni yağmış taze karın üzerinde yürümek istiyorum..çok şey değil yani hepsi bu..yine bir fransız filminin içinde olmak..başrol değil, bir figüran yada belki bir dekor olarak..
ayaklarımın altında kıtırdaması ne güzel, botlarımın bıraktıgı izlere bakıyorum o sırada yolun kardan temizlenmiş kısmından bisikletli bir adam geçiyor başında kasket kolunun altında bir gazete ile..sokaklar çok boş..
geçen hafta yorganı başıma çekip hıckıra hıckıra ağladığım geceyi düşünüyorum, herkesten cok kendimin bu işe şaştıgını..
yaşlanıyorum diyemeyeceğim..bu ondan daha öte bir şey..güçsüzlük, ölüm döşeğinde olmak gibi..
bütün her şeyi, kustuğun yerleri temizleyecek bile halinin olmaması..
karlı yolda ilerliyorum, kulağımda bir ağıt..acıklı bir şarkı..az ilerde küçük bir yer var kapısında cıngırak..sırf kapı acılıp kapandıgında o sesi duymak için içeri giriyorum..tipik bir fransız kız..kahkülleri boynundaki fuları..ben ise hangi millettenim dahası insan mıyım neyim onu bilmiyorum..tarcınlı çöreklerin kokusu bas döndürücü..bir kaç tane alıp oturuyorum..koklayıp koklayıp dışarı cıkıyorum..yıne kapıdaki cıngırak sesini duyuyorum..bu hoşuma gidiyor..
bu filmde bir şey eksik akordiyon sesi..
bu filmde çok şey eksik..
sabah mutlu uyanmak, iştahla yemek yemek ne güzeldir..
bu ıssız sokaklarda bir kaç köpekten başka bir şey kalmıyor hava kararmak üzere..
artık geri dönmelisin diyor bir ses..
de nereye döneceğim..
dizlerimin üzerine çöküp oturuyorum, kibritçi kız gibiyim..sabaha karşı tebessüm etmeyi umuyorum..

ünlü yazarın son kaleme aldıkları, basında geniş yer buldu..Bisikletli kasketli adam her yerde aranıyor..

13 Nisan 2011 Çarşamba

Penceremde Gün batımı..


Nasıl da içine içine batar güneş..evimi turuncuya boyar..yüreğimi hüzüne..

gün batımlarının en güzelini görüyorum, işte burada hiç ummadığım bir yerde..

..

23 Mart 2011 Çarşamba

Aklımın SON durağında..

'sular bulanmadan durulmaz'
göz gözü görmez bazen..her şey öyle bulanıktır ki..bırak önünü kendini göremezsin. Ama sonra ne olur..mutlaka dibe çöker tortulaşır bulanmışlıkların..tekrar bulanması için ani minik bir hareket bile yetebilir.Bunu bilerek yaşamaya başlarsın.
misafiriz ve umduğumuzu değil bulduğumuzu yiyiyoruz çoğu kez.
hayat işte, deyip üstünkörü geçerken.

yine bazen içindeki boşluk etrafındakinden büyük olur. O zaman düşünmeye başlarsın.
içinden çıkanları..oyukları, girdapları..sonunu göremediğin yollara nasıl pervasızca attığın adımları..gemisini kurtaran kaptanları..rengarenk ama nefessiz kalmış rüzgargüllerini..


ne bu şimdi?
bir ikindi vakti çay ve kek olmadan..öylesine..böylesine aklımın son durağında inmeyip bekleyenler..

11 Mart 2011 Cuma

Her yerde ol ama avucumda değil..


26 Ocak 2011 Çarşamba

Hoşçakal der gibi bakmak..

Ağız dolusu bağıra çağıra kavga etmek tarzım olmadı hiç. Bazen hakkımı dahi aramayıp (kırgınlıktan ötürü) susarım. Suskunluk gibi dayak yediyseniz, susarak dövmeyi de öğreniyorsunuz. Tartışmak, incinmek, incitmek sevmediğin gözden çıkardın anlamına gelmiyor. Heleki yaş ilerledikçe kelimelerden daha güçlü silahların olduğunu keşfediyorsun. Birde hoşçakal der gibi bakmayı..
yaş deyince evet 5 gün sonra tam 33 yaşıma giriyorum..enteresan bir sayı. söylenirken dudakların aldığı şekil gibi :)
yıllar çabuk ilerlesede ruhun bir köşe başında sokak lambasının altında pek fazla değişmeden kalıyor.

99'un 31 ocak gecesi yani benim doğum günü gecemde ölmüştü Barış Manço. Ertesi gün öğrendiğimde yürüdüğüm yol boyunca ağlamıştım. Ondan üç ay önce de babam ölmüştü. O gün babam tekrar öldü gibi hissetmiştim. Barış Manço'da çocukluğum babam belki de mutlu anların lokmaları gizliydi.
Hala rahmetle anar çok severim kendisini..en sevdiğim şarkılarından birini de paylaşmak istedim..'gibi gibi'


Hoşçakal(ın) demiyorum..der gibi bakıyorum sadece..

26 Ekim 2010 Salı

Doğruluk mu? Cesaret mi?

Ölümle yaşam arasındaki çizgidir demir raylar. Çoğu kez hayallerin ezilir o raylarda.
yalan ile gerçeği, arkadaşlık ve dostluğu da ayıran odur.
Bu çizgi üstünde yürürken heyecan ve korkuyu aynı anda yaşarsın. Bu duygu yeniler adeta seni.
ve elinde başka bir el varsa meydan okuyabilirsin dünyaya.
Beraber adımlarken rayları, tren görünür.
doğruluk mu?
cesaret mi? diye sorarsın gözlerinin içine bakarak. Eller iyice kenetlenmiştir.
Beklediğin cevap gelir..
'cesaret'
gülümsersin kocaman..


Eli tutmak değil, tren süratle üzerine gelirken bırakmamak cesarettir!
sevgidir, bağlılıktır..



11 Ekim 2010 Pazartesi

rain rain Sweet Rain

Seri aşıklar kol(kola) gezerken geceden sabaha,
Kafanın içindeki tilkileri kovmanın en iyi yolu kocaman bir kurt sokmaktır aklına..
Belki de hiç tanımadığın birine ucu yanmış hayallerinden bahsederken her zamankinden umarsız olmak.
Deniz'e içinde not olan bir şişe fırlatmak gibi..beklentisiz..
notta ne yazdığını kimsenin bilemeyecek olması..güzel..


tüm bunları patırdatmak beyninde, kabartma tozu keki nasıl kabartıyor diye düşünmek gibi sanki.
İyiki bizim zamanımızda Emo diye bir şey yoktu, mazallah! olabilirdim.
olmadım,işte bu kızcağızı kendime benzettim, diet kola içiyorum galiba :)

ve Sweet Rain'i izlemeye hazırlanıyorum aynı modda. Kore filmi değil bu defa japon..
Takeshi Kaneshiro oynuyormuş, Takeshi'nin pek bir methini duydum :)
Ben susayım da afiş konuşsun (^_^)

şu anda film izliyorum, mesajı olan varsa bıraksın, yoksa sonsuza dek sussun!

29 Eylül 2010 Çarşamba

işte öyle bir şey

Kapılar çağırır seni gitmek istersin. Bu acil çıkış kapısı da olabilir, eğlenceye açılan bir kapı yada uzun bir koridora çıkan. Ama olduğun yerde kalırsın. Kapının ardında olanı tahmin etmek istemezsin. Sessizce beklersin, neyi beklediğini bile bilmeden. Nedenlerin vardır çünkü. Rapunzel kadar uzun değildir saçların. Anlatmak istemezsin.
‘köşeyi dönsem ölüm, düz gitsem hayat’gibi..
Sen öylece elin kolun bağlı otururken, hayat son çağrısını yapar..
Hayal edebildiklerini basit bir market poşetine atarsın. Ve..
Sesini çıkartamadan tebessüm etmeye çalışırsın. Gözlerin olmadığı için anlayamazlar.


30 Ağustos 2010 Pazartesi

Ben böyleyim..

İyi bakarım, kendimden başka herkese..
VE, yaklaştıkça uzaklaşırım..
Ben böyleyim nedense.






16 Ağustos 2010 Pazartesi

Hayat Bazen..

‘Hayat bazen’ diye başlayan cümleleri severim ve hayat bazen diye geçirirken içimden durgunlaşırım..her defasında..
işte, hayat bazen, bir bekleme salonunu andırır. Gelip giden tanımadığın yada az tanıdığın insanlara gülümsersin. Sana ait hiç bir şey yoktur o odada ve zevklerine dair.. sadece mecbur olduğun için oradasındır..yinede perdeleri havalandıran o esintiyi seversin. Sevmek bu kadar kolay diye düşünürsün..
kendini iyi hissettiren her şeyi sevebilir insan!
Paylaşmayı seven insanları sevdim, en çok içten olanları..mesafe tanımayıp bir solukta koşacak olanları..
Sıradan yeşil bir kurşun kalemin samimiyetinde..

‘hayat bazen’ bekleme odasıdır.. neyi beklediğini bilmediğin. Yada evet doğru, neyi istediğimi bilmediğim..ama, neyi istemediğimi çok iyi bildiğim..
beklemek de önemlidir pekala! Beklediğin mutlaka gelecektir, doğru yerdeysen..inanıyorum..

bekleme odasında beklemek..havada asılı kalmak gibi bir şey..
hayat gibi..bazen gibi..
boş ver unuttum gitti! Demek gibi..
Hayat bazen…


15 Ağustos 2010 Pazar

Pazar Sendromu

Ruhum önden koşardı, ayaklarım yetişemezdi hızına..
Şimdi ise ayaklarım önden sürükleniyor, ruhum ise çok gerilerde..atılmış yada unutulmuş bir çanta gibi..
Yorgun..
Tamam öyle olsun, suçlu olan ayaklarım..
Sağlam bir yol seçememiş..


11 Ağustos 2010 Çarşamba

Sen yanımda uyurken..

Tüm bunları düşünürken dört uçak geçti, gerisini saymadım..

Bir zamanlar bakıp bakıp mutlu olduğum, caddedeki akışa karışmamak için diğer odayı seçsem de uyumak için o gürültülü can sıkıcı akıştan kurtulamıyordum. Sanki araçlar beynimin içinden geçiyorlardı. kornalar, müzik sesleri ve bir ambulans. Yattığım yere çok hafif bir esinti geliyordu, gözlerim gökyüzünde..işte, yıldızlar parlıyordu ve geçiyordu uçaklar. Ne kadar bitkindim bilmiyorsun. Avazım çıktığı kadar bağırıp ağlamamak için alt dudağımın sol tarafını ısırıp gözlerime dolan yaşları siliyordum ara sıra.
Bütün zehrini akıttıktan sonra rahatça uyuyabilen bir akrebe benzettim kendimi..uyuyamıyordum, zehir çok acı ve bulanıktı içimde. Ya o sıcak, önce saçlarım başlayacaktı tutuşmaya sonra ‘anlamlı’ olduğu söylenen kaşlarım.

Ne çok şey düşündüm bilsen, öncesini çok öncesini..sonrasını çok sonrasını..sadece düşündüm kendime acımamaya çalışarak.. Sondan bir önceki geceydi, artık bu gürültüden kurtulmalıydım. Dokunsalar düşecek kadar güçsüzken, ne kadar normal görünüyordum kalabalıklar içinde.
Nefret ve değersizlik hissiyle baktım sabaha kadar gökyüzüne..
Ne fark etti ki, sonraki günler ardı ardına gelen üzüntülerim devam etti..
Sen yanımda uyurken.

6 Ağustos 2010 Cuma

Evim Evim..

Eğer bir masal perisi girerse rüyalarına
Öldü dersin gül güzeli
tılsımını kaybetti..





Hızla akıp giderken asfalttaki çizgiler, yüksek sesle eşlik ettiğim tek şarkı oldu..
20 gün evden uzak kalmak için uzun bir zaman sayılabilir, bunu sabahın erken saatinde uyku sersemi ısrarla ocağın çakmağına basarken anladım. Oysa uzun yıllardır o çakmak bozuktu. Her eve, her yere ne kadar çabuk alışabildiğimi de anladım. Bu güzel bir şey.
Güzel olan diğer şey de günler sonra ilk defa sadece bir kez uyanarak deliksiz uyumam oldu.
Merhaba..

14 Haziran 2010 Pazartesi

Sessiz 'kalp'ler..


25 Mayıs 2010 Salı

Hey gidi Karadeniz :)




Döndük dolaştık pazar sabah evimize kavuştuk..döndüğümüz gibi hastalandım sanırım üşütmüşüm, yoğun tempo serin ve yağmurlu yayla havası çarpmış olmalı. İki gündür berbat durumdaydım şu anda daha iyiyim çok şükür.
Gelelim Karadeniz gezimize, ne desem ki..tek kelime ile muhteşemdi.
Hava şartları ve uygun olmayan saate denk geldiğinden dolayı Giresun Kalesinde güneşin doğuşunu izleyemedik. Sonrasında ilk durağımız Trabzon Akçaabattaki Sera Gölüydü..göl üzerinde serin ve yağmurlu havada kahvaltımızı yaptıktan sonra, şehir merkezinin kenarından geçip maçkaya yol aldık. Maçkanın hemen ardında Sümela manastırını ziyaret ettik. Çıkması dert inmesi ayrı bir dertti sağanak yağmur altında. Açıkçası daha büyük ve görkemli bir şey bekliyordum, sis altında pek bir şey anlaşılmadı. Yinede mistik bir havası olduğu inkar edilemez.
Bu arada rehberimiz sürekli bir şeyler anlatıyordu aklımda kalanlar, maçka'nın rumcası maçukaymış ve eli sopalı silahlı anlamına geliyormuş :) kolbastı ise Trabzonda bir mahalle varmış ismini hatırlayamıyorum şimdi o mahallede azılı gençler varmış ve sürekli kavga dövüş halindelermiş, onlar o durumdayken kolluklar orayı basarmış :)) oradan ismi kolbastı kalmış. Kolluklar bastığında kavgayı bırakıp dans ediyorlarmış gibi yapıyorlarmış, kolbastının içindeki itiş kakış dayak figürleride oradan kalmaymış. Birde horon, rumcada dans anlamına geliyormuş..
Rize Ayder yaylası ise tek kelime ile yeryüzündeki cennet olmalı. Bu kadar mı güzel olur yemyeşil ormanlar içinde çağlayanlar çay tarlaları keçi sürüleri tepelerde nasıl tırmandıklarını anlayamadığım evler..mis gibi havası anlatılmaz yaşanır cinstendi.
Hep kendimi götüremeyeceğim bir yerin hayalini kurmuştum işte Rize Ayder yaylası kendimi götürmediğim yer oldu. Her şeyi , geride bıraktığım herkesi unuttum..buna ben bile şaşırdım..
Yeşil vadi otelde kaldık otelimiz odamız yemeklerimiz çok güzeldi umduğumun ötesindeydi herşey.
Otele iner inmez yaklaşık 100 metre uzaklıktaki kaplıcaya gittik, kızımın derdi havuza girmekti ama bir türlü anlatamadık havuz istediği gibi soğuk değil 43 dereceydi :) Haşlanmış tavuk misali her ikimizde fenalaştık felaket bir şey şifa vereceğine beyin kanamasından öldürebilir o sıcaklıktaki su. Sonrasında buz gibi suyla yıkanıp çıktık yayla havasına, şifayı ordan kapmış olmam muhtemel :)
bugüne kadar gezip gördüğüm yerlerin top 10 listesinde ikinci sıraya yerleştirdim Ayder'i. Birinciliği averajla kaçırdığını söyleyebilirim :)
Gece tam altımızdan geçen nehirin sesiyle uyumak/uyumaya çalışmak, sabah erkenden göze ve kalbe cila olan yeşilliğe uyanmak..tarifsiz..
gidip görmeyenlere şiddetle öneriyorum..
Trabzonda güzeldi ama Rize bambaşkaydı. Bir tablonun içinde hareket ediyormuşçasına geçen saatler.
Uzun ve yorucuydu iki otobüs alışveriş delisi kadın ve çocuk..Şöför kapıları açmaya korkuyordu artık :) geri toparlaması çok zor oluyordu. Saat 20 de çıkılacak dönüş yoluna gece 12 de ancak çıkabildik düşünün artık :) rize kumaşıydı hediyelik eşyaydı trabzon ekmeği tereyağı derken zor attık kendimizi eve :)
unutmadan yazayım Karadeniz tatları pek hoşuma gitmedi..Kaygana bildiğimiz sebzeli krep. Kuymak ise ucundan ufacık tadabildiğim beğenmediğim bir bulamaç :) Karalahana çorbası, yok almayım kalsın :)
mısır ekmeği, çok aç kalırsam yiyebilirim:)
Akçaabat köfte güzeldi ve bildiğimiz alabalık her zamanki gibi lezzetli..
Ama bal ve tereyağlarına diyecek yoktu.
aslında anlatacak şey çok ama şimdilik bu kadar, en kısa zamanda fotoğraflardan seçtiklerimi yayınlayacağım..
Sonunda feci hastalansamda her güzel şeyin bedeli oluyor diyorum ve hiç pişmanlık duymadığım bu geziyi asla unutmayacağımı biliyorum..

18 Mayıs 2010 Salı

inanmak istemesemde..

Geçen hafta hep perşembe günü gelsin de Konya'ya yoğun bakımdaki teyzemi görmeye gideyim diye gün saydım. Öncesinde gidememem için nedenim vardı. Perşembe sabah yola çıktım, hayli yorgun, uykusuz ve moralsiz. Neticede ilk defa kızımdan ayrı geceler geçirecektim ve gittiğimde beni üzen şeylerle karşılaşacaktım.
12 gündür beyin damarları tıkalı yoğun bakımdaydı, her geçen gün ağırlaşıyordu, kendinde değildi ama biliyordum ki beni görecek hissedecekti..
Yetişemedim..Yarı yolda tam da Ankara aştide aldım ölüm haberini. Oysa dört saat sonra yanında olacaktım. Orada öylece bir başıma sallandı etrafımda dünya. Elimde bir kutu diet colayla yetişemedim diye ağladım telefonda, tüm metanetli sesiyle yanımda olan anneme.
Sonrasında geçmek bilmeyen otobüsteki yaklaşık dört saat, dolu dolu gözlerimle tuttum kendimi, tam 12 sene olmuştu teyzeme Konya'ya gitmeyeli, ha bu sene ha diğer sene derken..
ama son konuşmamızda söz vermiştim bu sene söz geleceğim yazın diye..

Cenazenin güzeli olurmu demeyin oluyormuş meğer..onca arkadaşı, sevenleri, akrabaları ve bizler evlatlarından ayırmadıkları..otuzbeşe yakın araçla yolcu etmeye gittik, en çok koptuğum anlardı o önde biz arkasında Konya caddelerinde..
detaylar zihnimde, acısı yüreğimde..inanmak zor.

Ölümden korkmazdım, korkar oldum, bilmiyorum, dar ve kapalı alan fobim olduğundan mıdır çok ürperiyorum, çok sarsıldım. İlk gittiğim gece ciddi şekilde rahatsızlandım hala iyileşemedim, üzgün hasta bitkin geçen üç günün sonunda burnumda tüten kızıma kavuştum. Hemen ertesi gün o hastalandı, boğaz bağırsak, kulak enfeksiyonu derken iki gündürde onunla perişanım, kendimi unuttum.
Evdeyiz kızımla yakın arkadaşlarım gelip gidiyor, telefonlar derken bugün biraz dinginleştim sanki.

Hayat ve ölüme dair yazacak ne çok şey var aslında..ama yazamıyorum..
annemi çok çok çok öptüm ayrılırken, gül kokuyorsun dedim, teyzemin kızı gördü öperken kahroldum utandım, onlar içleri yanarak elleriyle yıkayıp kefenleyip yolcu ettiler annelerini, ben ise bırakmak istemiyordum annemi, şimdiden özledim, içim titriyor..

yaz gelmiş farkında değilim, yol boyu gelincikler gördüm, geçen sene bu zamanı hatırladım. Sanki her geçen sene yenisinden daha güzelmiş gibi geliyor..

Perşembe gece kızımın okulunun düzenlediği Karadeniz turuna katılacağız..sadece anneler ve çocuklar olacak. Bir ay önceden ayarlandı her şey, hayat devam ediyor ya.. !
İyileşirsek ve başka mani olmazsa yolcuyuz.
Giresun, trabzon ve rizeyi görüp bol bol karadeniz yemeklerinden tadıp yayla havası alacağız.
Hevesim kalmasa da Daha önce görmediğim yerleri göreceğim için ve bu yerler Karadenizde olacağından mutluyum.
Umarım aksilik olmaz, gelince üst üste geliyor çünkü..
Dönüşümde fotoğraflarla beraber paylaşırım.
Öyküde yarım kaldı haliyle, ve ben bu ruh halimle Sinem'i evlendirmek:) Yeşim'i öldürmek istiyorum..
Bir ara onlarla da ilgileneceğim.
hep denir ya hayat kısa, sevdiklerimizi üzmeyelim, ellerini bırakmayıp yanlarında olalım diyorum..bende..
son altı günümün kırıntıları bunlar..
işte böyle..

11 Mayıs 2010 Salı

Hayat bazen..


4 Mayıs 2010 Salı

Yastık altı hisler

Güneşli havalara inat, üşürsün. İçin öyle soğuktur ki, mevsimin hiç değişmez. Rüyalarının gerçek olması, gerçeklerin ise rüya olması şu zamanda en büyük dileğin olur. Konuşma baloncukları düşünme balonlarından fazladır. Sebepli ama anlamsızca hareket edersin durmadan..durmadan.
Küstüğün bir şehir vardır yinede bir elini orada bıraktığın. Avucuna hep seni üzecek şeyler konduran. Olduğun yerde kalmak, bir kerecikte sen sırtını dönmek istersin.

Bir kurt ısırır boynundan soluğu dişlerinden keskin, teslim olursun..O an korkunu bastırmak için güzel bir şeyler düşünmek istersin bulamazsın..
Yarım kalmış şeylerin gelir aklına, bu yüzden son bir ısırıkla ölmek istersin..
Bu kadar kolay değil, der bir ses..
Kolay değil..
Ölemezsin..
Bunun için bir sonraki saldırıyı beklersin, kaderinmiş gibi..


28 Nisan 2010 Çarşamba

Bir kaç günün kırıntıları

Fonda bu müzik, pencerenden ufkun ötesine bakarken, ağlamıyorsundur, gözüne bir şey kaçmıştır..hepsi o kadar..



silva pasi..naci en alamo

Bazı anların tarifini yapamazsın, ağırlığından kıpırdatamadığın bacaklarının ağrısı gibidir. En az herkes kadar istersin çekip gitmeyi, en az herkes kadar gidemezsin, bu istek ahmakça bir hayal bulutudur göz kapaklarını ağırlaştıran.
Son olan, biten her şeyin bir müziği vardır, çıplak ayakla yürütür seni. O an tek hissettiğin ayağına batan taşlardır. Papatyalardan bir taç takarlar başına, prenses gibi hissedersin kendini hele ki daha önce hiç tacın olmadıysa..yıldız gözlü bahar yanaklı çocukları o çürümüş kader kokan yerden alıp uzaklaşmak istersin renkli uçan balonlar içinde..balonun iplerini bırakmazlar çekerler aşağı gerisin geriye..
Diktiğin çam fidanlarını getirisin gözünün önüne, her birinin ayrı bir ismi olduğunu, ve sonra toprak kaçmış tırnaklarını, kendi fidanının üzerine uğur böceğinin konmasını sevinçle karşılarsın..sanmakla olmak arsındaki farkın arasına sıkışmış bir günü yırtarsın, parçalarını çöpe atamazsın biri okur diye,yakamazsın kokusu duyulur diye, çiğneyip yutarsın o günün parçalarını..
Anlamsız fırça darbeleri gibidir, son birkaç günün kırıntıları üzerine yazdıkların..
Bunlar gibi..