çocukluktan kalma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocukluktan kalma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2010 Çarşamba

Çocuklarda isyan eder :)

Anne biliyor musun D ile Z kavga etmişler galiba sonrada birbirlerinin arabalarını çizmişler..babası D ye öyle bir tokat attı ki beş parmağının izi kaldı. Bir hafta da sokağa çıkmasını yasakladı.
Peki E.amcan ne yaptı kızmadı mı Z’ye..
Hayır ..olur bazen böyle şeyler dedi.
Hımm..ama her ikisi de iyi yapmamış başkalarının eşyalarına zarar vermemek gerekir değil mi ? kızım.

Ardından Z hala keyifle bisikletine binerken diğeri ortalarda görünmedi. Adaletsizlik çocukların hayatında da en acı şekliyle yaşanıyordu.
Tokat atan baba komşumuz.. olur böyle şeyler diyen de aile dostumuz.
Düşündüm, çocukken ben böyle bir şey yapsaydım, kesin tokat yiyen taraf olurdum.
Sanırım bu yüzden hiç böyle yaramazlıklarım olmadı. Aklıma sadece iki şey geliyor, ilki komşumuzun yeni yıkayıp kuruması için duvara astığı ıslak halılara kum atmışız :) bu olayı hayal meyal hatırlıyorum..
Diğerini ise bilinçli yapmıştım. Yaşlı komşularımızdan Fatma hanım teyze vardı :)
Kapısının önünde gürültü yapmamızdan top oynamamızdan hoşlanmaz bahçesine kaçan topları cart diye keserdi :) bahçesinde laleler vardı, hatta ilk defa siyah laleyi o bahçede görmüştüm.
Yan komşumuzun benimle yaşıt iki kızı vardı, yakın arkadaşlarımdı..yaz tatilinde bir gün karar verdik ve Fatma teyzeye haddini bildirecektik :) Öncesinde ondan ne kadar nefret ettiğimizi konuştuk durduk, sonra tam öğle vakti sıcaktan herkes elini eteğini çekip evlerinde olduğu sıra gizlice süzülüp kapısının önündeki kocaman mavi çöp bidonuna ve bahçe duvarına elimizdeki tebeşirlerle ‘senden nefret ediyoruz, defol git bu sokaktan vs vs’ yazdık. Birimizde gözcülük yapıyordu tam sürünerek duvarın dibinden kaçacakken bizden birkaç yaş küçük torunu Erdinç bizi gördü ve ispiyonladı..
Fatma teyze çok kızdı bize ve akşama hepinizi babalarınıza söyleyeceğim dedi. İşte bittiğim an o andı :)
Bütün günüm karın ağrısı ve korkudan titremeyle geçti. Akşam olacak ve o söyleyecekti.
Neyse ki korktuğum olmadı, babam her zamanki gibi çok geç geldi eve ve Fatma teyze eminim o sırada pireleriyle boğuşuyordu. Birkaç gün daha geçti sanırım ve ben yırttım.
Yanlış hatırlamıyorsam diğer arkadaşlarım benim kadar şanslı olamadılar. O arkadaşlarımla hala irtibat halindeyim ve Fatma teyze de hala yaşıyor :)
Ben çocukken zaten hayli yaşlıydı..şaka gibi bir şey.
Kısaca hep uslu bir çocuktum. Korkuyla terbiye olmuyor. Nasıl ki büyüdüm kendimi bir şey zannetmeye başladım o saatten sonra yaramazlıklarım başladı. Hem korktum hem de yaptım :D
Ama gizlice duvarlara yazı yazıp boykot etme durumum ilk ve son kez o gün oldu :)



2 Aralık 2009 Çarşamba

Bir zamanlar diye başlar, özlemlerimiz..

İçimdeki mezar taşları çoğalırken…

Hani o bitimsiz yaz gecelerinde bahçe duvarlarının üzerinde oturup yıldızları seyrederdik, bir dilek tutmak için tam zamanını kollardık, biride kaysa saçlarımızın arasına takılsaydı ya..

Yere biriken çekirdek kabukları kadar çoktu hayallerimiz ve kan ter içinde çalımladığımız top kadar basit ve eğlenceliydi hayat. Yıllar sonra hayatı çalımlamanın o kadar eğlenceli ve kolay olmadığını henüz bilmiyorduk ve tuttuğumuz dileklerin bir türlü olmayacağını..
Yıldızlar alıp kaçarmış meğer düşleri..
Korktuğum gece kelebekleri ve yarasalar bile masummuş aslında, sokak lambalarının ışığı altında..o nedenle ki insanlar bile hoş görünür loş ışık altında.

Bir zamanlar en yakınında olan, bisikletinin selesi, köpeğinin nefesi, çağırmak için isimlerini uzata uzata seslendiğimiz mahalle arkadaşlarımız, şimdi en uzağımızdalar..


En yakınının en uzağa düşmesi de mi yıldızların işi?

5 Ağustos 2009 Çarşamba

çocukluk

Affan dedeye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var ne de adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiç bir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.
Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!
CAHİT SITKI TARANCI

Elimdeki bozuk paralarla satmaz ki affan dede bana çocukluğumu.
Tümleyemedim hayatımı bozukluklar kaldı cebimde.

Bitimsiz yaz tatillerini hatırlıyorum en çok. Patates kızartmasını sevmezdim o zamanlar. Uyandığım zaman mas mavi en mavi gökyüzünü görmeyi severdim ve dalında yeni kızarmaya başlayan kirazlarımızı. Bu mutluluktu işte. Ve yavru köpeklerimiz daha da büyük mutluluktu. Veteriner olmak isterdim köpek tutkum yüzünden. Bazen kediler yavrulardı günümüz onları sevmek ve doyurmakla geçerdi, ta ki biri onları toplayıp çok uzaklara atıp gelene kadar. En çok o kedi yavrularına ağlardım ve kurban bayramı sabahları.. Bayramları hala sevmem..hem de hiç..Kendimin bile çözümleyemediği bir huysuzluk mutsuzluk yaşarım.
Komşumuzun kızları aynı zamanda arkadaşlarım vardı. Neşeli sıcak bir sokaktık. Yine sıcak günlerde halılar yıkanırdı..Arap sabununu mıncıklamayı ayağımın altından buz gibi suyla akıp kaymasını severdim. Birde renk renk tebeşirleri.
Bebeklerime Yeşim ismini koyardım niyeyse. Yeşil gözlü her bebeğin adı Yeşim olmalıydı belki de..
Bulduğum her yere yazar çizerdim. Mahallemizdeki kütüphaneyi çok severdim. Ablam ve ağabeyimle gitmiştim ilk kez. Anasınıfındaydım sanırım. Elime aldığım ilk kitap Çirkin Ördek Yavrusuydu. O gün diz boyu kar vardı ve bizim bir de kızağımız. Eve dönüşümüzde yaşlı komşu teyzelerden birinin köşede kayıp düştüğünü görmüş ve çok gülmüştük. Okumayı öğrendikten sonra oradan hatırlayabildiğim iki kitap daha almıştım. Ülkü öğretmen ve Zehra’nın orucuydu bu kitaplar. Kitap gibi kitap kokuyorlardı ve sararmıştı sanki sayfaları..
Zehra’nın orucundan öğrenmiştim, mayhoş ne demek ve tan yerinin anlamını. Mayhoş vişne reçeli tadı diyordu..ve ben en çok vişne reçelini severim.

Affan dede neredesin?

29 Kasım 2007 Perşembe

Akköprü'de inecek var


AKKÖPRÜ; Ankara İstanbul yolunun başlangıcında Çubuk Çayı’nın bulunduğu yerdeki köprü, Selçuklu hükümdarı I.Alaaddin Keykubat döneminde (?-1237), Selçukluların Ankara Valisi Kızıl Bey tarafından XIII.yüzyılın ilk yarısında yaptırılmıştır.

Doğup büyüdüğüm mahallenin hemen girişinde olan bu köprünün resmi beni yıllar öncesine götürdü ve içimde tarifsiz hisler ve sızı bıraktı..
Onbeşyıl önce her sokağını karış karış bildiğim, benim abimin ablamın ve hatta amcalarımın bile okuduğu bir ilk okulu ve devamı niteliğinde ortaokulu olan beş bakkalı, bir tüpçüsü, bir şeker imalatçısı, bir halk ekmek bayii, bir gazetecisi, iki tuhafiyesi bir manavı, bir kahvehanesi, bir kuruyemişçisi, bir kütüphanesi, bir erkek berberi, terzisi, ayakkabı tamircisi,hırdavatçı ve tesisatçısı, bir eczanesi olan hemen hemen herkesin birbirini tanıdığı, güven içinde akşam ezanına kadar soluksuz sokakta oynadığımız yarısı müstakil evler yarısında ise blogların bulunduğu ufacık bir dünya idi..

Sokağımızın iki yanında yol boyunca ağaçlar ve kimi yeni kimi biraz daha eski bahçeli tek katlı evler vardı sıra sıra..O bahçelerde elma, armut, üzüm, kiraz, vişne, erik, kayısı, ayva ve dut ağaçları vardı.Bunlardan doyasıya yiyerek, bahçe duvarlarının üstlerinde çekirdek çitleyip, su savaşları yapıp, evcilik yakantop, istop, saklanbaç, körebe ve futbol oynayıp ip atlayıp geçirirdik bitimsiz yaz tatili günlerini..

Öğlen sıcağı çöktüğün de ki sessizliği sebzecinin yada eskicinin sesi bozardı.
Ne güzel olurdu salıncaklı, fıskiyeli süs havuzlu, ağaçlar içindeki, köpeklerimizin, güvercinlerimizin, gül ağaçlarımızın, asmamızın olduğu bahçemizde öğle saatlerinde ekmek arası patates kızartması yada domates peynir yemek, buz gibi vişne kompostosu ve limonata içmek..

Akşam üstleri renk renk çeşit çeşit çiçeklerle bezenmiş, minik domateslerin salatalıkların taze soğanların yetiştiği bahçeler sulanır, mis gibi toprak kokusu bazı evlerden gelen kızartma kokularına karışırdı.Evde olmayan bir şey için acil olarak bakkala gönderilir beş dakika içinde alır gelirdik.Heryerin kapalı olduğu saatlerde bir yumurta veya limon yada birazcık tozşeker için komşunun kapısını çalmak veya bahçeden bahçeye seslenmek hiç abes olmazdı.

Kedi, köpek, tavuk, horoz, güvercin, saksağan, kumru, serçe, sığırcık, arı, kelebek, sinek, böcek, karınca, kertenkele, solucan her an gördüğümüz canlılardı.

Üzerinde evcilik oynadığımız kilimlerimiz, yazın hortumdan akan buz gibi suyla yıkamaya can attığımız halılarımız ve yıkarken mıncıklamaktan zevkaldığımız arap sabunları vardı..Günler gezmeye, oynamaya, ayaküstü laflamaya, komşu teyzelerin tüm işlerini bitirip kapı önlerinde dantel yada örgü örmelerine yetecek kadar uzundu.

Yaz bir çırpıda geçer sonbaharda bazı bahçelerde salçalar kaynatılır, bazılarında envai çeşit turşular kurulurdu kocaman kavanozlara, sirke ve sarımsak kokusu tatlı serin akşam rüzgarına karışırdı.Okullar açılır defter kaplama ve bulunamayan bazı ders kitaplarının stresi başlar, simli kalemler ve kokulu silgiler ise o günlerin en mutluluk verici şeyleri olurdu benim için.
Eşiklere kadar kar yağar okullar tatil olurdu.Karın üstünde ilk adımları atan ben olmak ister, kapı önündeki karlar süpürülünce çok üzülürdüm.
Kartopu oynamaktan bithap düşüp el ve ayak parmaklarımız soğuktan acımış hissiz haldeyken eve döner ıslak eldivenlerimizi sobanın üstüne asar sular damladıkça 'cos' diye ses çıkardı..Mercimek çorbası ve kapuska kokardı ev ve kış kokardı hafiften genzi yakan kömür kokusuyla birlikte..

Şimdi tüm bunları biraz mutluluk, çokça hüzünle hatta içim acıyarak hatırladım ve kaleme dökemediğim bir çok şeyi..
Belkide kelimeleştiremediklerim içimi bu denli acıtan.
Gerçekten yaşadıkmı o günleri ?