9 Haziran 2009 Salı

Uçurtma Şenliği


Bugün akşam üstü uçurtma şenliğimiz vardı. Sonuna doğru çocuklardan fırsat bulup uçurmanın keyfine bende varabildim. Uçutmamızın renkleri beni bozsada, idare ettim bu seferlik. Son aylarda katıldığım tüm organizasyonlarda kolbastı gösterisi izleyen ben, bugünde bu şerefe nail oldum :) Şimdi hatırlıyorum da, Orta ikinci sınıftayken müthiş bir lambada fırtınası esmişti. Lambadayla yatıp onunla kalkıyorduk. Kolbastı Lambadayı bile bastırdı :)

Gökyüzünde gördüğüm her şey bana özgürlüğü çağrıştırıyor. Onu tutan elden kurtulmuş bir balon yada gökkuşağı gibi..Uçurtmada bunlardan biriydi, ancak düşündüm ki, ipin birinin yada birilerinin elindeyse ve yönlendiriliyorsan ne kadar yüksekte olursan ol, sonsuzluğun kollarında dans edersen et, özgür olamasın. Sahte bir özgürlüktür yaşanan.

Bugünlerde uçurtma avcısı diye bir kitap okuyorum. Afganistan da geçen öyküde, çocuklar uçurtmaların iplerini cam kırıklarıyla donatıyorlar ve bir birlerinin uçurtmalarının iplerini havadayken kesmeye çalışıyorlar, yukarda kalan son uçurtma galip oluyor. Bu arada elleri kesilip kanayabiliyor.Uçurtmam uçarken bu geldi aklıma eğer öyle olsaydı en az üç uçurtmayı keserdim. Çünkü iplerimin dolanması sonucu bir o kadar uçurtma süratle yeri boyladı :) Birkaç defa alakasız yerlere takılıp ipimizin ve sonunda kuyruğunun kopmasını da sarı kırmızı olan renklerine bağlıyorum :) başka bir şeye değil..Sonuç olarak onlarcasını aynı anda gökyüzünde görmek çok keyifliydi. Çocukken yaşamadığım şeyleri şimdi yaşayabilmekde bir mutluluk..

Bu kadarcık yazıda dikkat etmeye çalışsam da on defa ‘uçurtma’ kelimesini kullanmışım. Sonuncusuyla birlikte on bir oldu :)


6 Haziran 2009 Cumartesi

Yoğurt Mayalama (serüvenim:)


Dün akşam flash diskimi karıştırırken neredeyse iki sene önce içine attığım bir ton ıvır zıvır resim ve müzik buldum. Birden o zamanlara döndüm, kötü olmayan hatta güzel hisler uyandırdı bende birazda içim burkuldu. Her ne ise bulduğum fotoğraflardan birkaçında amatör halime rağmen mayalamış olduğum yoğurt vardı. Hatıra diye daha çok da ispat için fotoğrafını çekip saklamış olmalıyım :)
Bazıları için basit bir şey olsa da evde yoğurt yapmak bence ciddi uzmanlık istiyor. Helsinki deyken birden heves gelmişti sorup soruşturmuş ama bilimsel veriye ulaşamamıştım mayalama ile ilgili. Tek söylenen sütün sıcaklığını serçe parmağınla kontrol et ne sıcak ne soğuk olmalı hafif yanmalı parmağın :)
1 lt lik kutu süt ile denemelere başladım, sütü kaynama aşamasına gelene kadar ısıttım. Kaynamaya başlarsa besin değerleri eksiliyormuş. Sonrasında serçe parmağımı defalarca süte sokup yanarak ölçüm yapıyordum. 1 lt süt için bir çorba kaşığına yakın yoğurt kullanıyordum. O yoğurdu süt ile çırpıp tatlı sıcaklıktaki süte karıştırıp hemen ağzını kapatmak ve etrafını sarmak gerekiyor süt hemen soğumasın diye. Yaklaşık 5 saat kadar kapalı kalan sütümüz uykudan uyanınca yoğurt olmuş oluyor :)
İlk denemelerimde çok sulu hatta cıvık bir yoğurt elde etmiş üzülmüştüm. Bu işi fena halde hırs yapmıştım. İnternetten yaptığım araştırmada sütün sıcaklığının yanılmıyorsam 40 küsür derecede olması gerektiği gibi bir şey okumuştum. Sonunda aradığım bilimsel bilgiye ulaşmanın sevinciyle tekrar mayalama işlemine giriştim. Sütü kaynatıp sıcaklık derecesini ölçmek için içine ateş ölçtüğümüz civalı termometreyi soktum. Tabi sokmamla patlaması bir oldu :))
Sütün içine civa ve cam parçaları saçıldı. Kısa süreli şoktan sonra çok güldüm kendime. Tam yurdum insanı modundaydım :)
Toplam 3_4 deneme sonrasında bu gördüğünüz muhteşem taş gibi az sulu yoğurdu mayalamayı başarmıştım. Hayatımda beni bu denli mutlu eden nadir şeylerden biri olmuştu. Başarmıştım. Şimdi bile bu satırları yazarken aynı hazzı hissettim :)
Sanki ilk defa ben keşfetmiştim sütün uyuyup yoğurt olma mucizesini..
Unutmadan ekleyeyim, yoğurdun mayalandığı gün hiç ellemeden buzdolabına alırsanız ertesi güne iyice kıvam aldığını görebilirsiniz .Demek sadece hırs yapmışım kendime layıkıyla başarınca da o günlerden sonra bir daha bu işle uğraşmadım..
Burada da hatıra olarak kalsın istedim sevgili canım yoğurdumun :)
Fotoğraftaki yoğurt kabını görünce aklıma Helsinkide aldığımız yoğurtlar geldi. Bizim Türk yoğurdunun kabının üstünde, pala bıyıkları en az 20 cm olan yaşlı köylü bir adam, Yunanlıların yoğurdunda ise yaşlı cadıya benzer bir kadın resmi vardı :)
Ben bile Türkiye’de o tip pala bıyıklı adam nadir görmüşken Avrupalı her gün o yoğurt kabında bize yakıştırılan bir tiplemeyle bizi görüyordu!.

Hani derler ya pirinç pilavını iyi yapan, tüm yemekleri iyi yapar diye, bu ne kadar doğru bilmiyorum ama kadının hası yoğurdu böyle mayalar deyip :)) mutlu hafta sonları diliyorum..
 

3 Haziran 2009 Çarşamba

Bin Muhteşem Güneş

Nereye giderseniz gidin, ülkeniz peşinizden gelir. Artık siz orada yaşamasanız da o içinizde yaşar. Afganistan'ın Khaled Hosseini'de yaşadığı gibi...Bin Muhteşem Güneş, ilk romanı Uçurtma Avcısı'yla tüm dünyada inanılmaz bir başarı yakalayan Hosseini'nin ikinci romanı. Yazar bu romanında da yine doğduğu toprakları anlatıyor. Bu kez iki kadının kesişen yaşamları ve dostlukları üzerinden...Küçük yaşta evlendirilen kızlar, çocuğu olmayan kadınlar, babaya ya da çocukluk arkadaşına duyulan, geçmişe gömülmüş aşklar...Khaled Hosseini, hasreti, dostluğu, aşkı ve insanlığı en iyi anlatan yazarlardan. Başarıyla kurduğu olay örgüsüyle, çıkmaz yolların nasıl düzlüklere açılabileceğini gösteren yaratıcı bir kalem.Bin Muhteşem Güneş, kelimenin tam anlamıyla "beklenen" bir roman...

Bugüne kadar okuduğum hem konusu, hem anlatımı, kurgusu, olaylar arasındaki geçişi bakımından en güzel en etkileyici kitaplardan..'Bin Muhteşem Güneş'

Her şeye rağmen kadın olup yaşamak..Heleki yoksulluğun, savaşın, hiçe sayılan kadınlık onurunun, suskunluğun, korkunun, şiddetin ortasında sevme sevilme hatta söz hakkı olmadan Taliban rejiminin ürpertici çağ ve insanlık dışı atmosferinde yaşamaya çalışmak..kadın olmak..yinede ülkesinde bin muhteşem güneşi görmek..
Kadın olmak..zor olanı içindeki güç ile başarmaya çalışmak..

31 Mayıs 2009 Pazar

PAZAR'lıksız

Tek şekerli, az sütlü neskafesini yudumlarken, henüz sabahın sekizi olmamıştı. Dün geceki misafir kalabalığından geriye, bir sürü tatlı, yerdeki fıstık kabukları ve yorgunluktan olsa gerek sırtındaki ağrı kalmıştı..
Pazar günlerini sevmiyordu. Yaşadığı en güzel pazarlarda bile sıkıcı, sersemce, zoraki ve yorucu bir hava hissederdi.
Şimdi şu an ne kadar sessizdi her şey. Saatin tik takları tüm zamanlarda sessizliği bozan tek şey olmalı diye düşündü. Evde yatak kıyafetleriyle dolaşmayı sevmediğinden, kot pantolonu ve tişörtünü çoktan giymişti. Sıkkın ama gergin değil, sessiz ama yinede mutsuz değildi.
Önünde çok parlak olmayan günler onu bekliyordu. Yapması, düşünmesi, uğraşması gereken bir dizi şey aklına geldikçe, dışı gibi içi de sessizleşiyordu.
Adı konmamış bir kitabın 31. sayfasında bir kitap ayracı gibi hissetti kendini..Oysa o sayfadaki ‘konuştuğumuz gibi çok uzaklara’ cümlesinin içinde uyumak isterdi. Ve ‘kahvaltı hazırrr’ diye..kilometrelerce uzaktan seslenilmesini..
………………………………………………………………………………
Sıkılınca kimse tutamaz, bu yazıya yaptığı gibi yarım bırakıp giderdi her şeyi..

23 Mayıs 2009 Cumartesi

'aşk'

Elif Şafak'ın okuduğum ilk romanı..


"Ya ortasındasındır AŞK’ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde.. Ella Rubinntain (40) Amerikalı bir ev kadınıdır. Tipik burjuva değerlerinin hâkim olduğu oldukça varlıklı bir ailesi, düzenli ve görünüşte “sorunsuz” bir evliliği vardır. Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayınevinde editör-asistanı olarak iş bulur; görevi A. Z. Zahara adlı tanınmamış bir yazarın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanını değerlendirmektir. Ancak hayatının kritik bir döneminde eline aldığı bu kitap, hiç beklemediği bir şekilde Ella’yı derinden sarsacak, dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olacaktır. Hayatlarımızın durgun gölünü dalgalandıran taş misali, yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar, acılar… ve aşkın peşinde kat etmek zorunda olduğumuz zorlu yollar, ödediğimiz bedeller…Aşk… kitap içinde bir kitap, hayatın anlamı peşinde bir aşk macerası… Aşk…Elif Şafak’tan arayışa, gerçeğe ve keşfetmeye dair bir roman. "

Kitabın kapağına aldanıp bildiğimiz tarzda bir aşkı okuyacak gibi düşünüyor insan. Oysa içinde çok farklı bir aşk var. Ella ve Aziz Zahara'nın adı her ne ise yaşadıkları şeyden daha önemlisi, kitap içinde kitap olarak aktarılan, Mevlana Celaleddin Rumi ile Tebrizli Şems'in gönül birliği, Allah ve insan aşkları bu kitapta beni etkileyen kısmı oldu. Detayları ile anlatılmamış olsada bel kemiği Sufizm romanda..


Tebriz'li Şems'in 40 kuralı var. Dikkatimi çekip hoşuma giden iki tanesini defterime yazmıştım..


'yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir'


'Hakkın karşına çıkardığı değişimlere teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye düşünme. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden iyi olmayacağını?'


Kitapla ilgili yorumları okurken, biri dikkatimi çekti..ve yerinde buldum.


Kitap kapağının çok dişi olduğu ve erkek okuyucuların rahatlıkla ellerinde gezdirip okuyabilecekleri bir görünüşü olmadığıydı. Ayrıca içeriklede bire bir örtüşmüyor. Ve yazarın faydalandığı kaynakların bir çoğunun yabancı eserler olmasıda ilginç geldi..


Ben sevdim, keyif aldım okurken..Hani 'keşke bitmese her gece uyumadan önce okumaya devam edebilseydim'dedirtti..

18 Mayıs 2009 Pazartesi

kanatsız günler

Hüzünle yıkanıp, anlık mutlulukla kirlenmek..
Boğaz ağrısı gibi can yakıcı ve inatçı günlerden elenip, bir üfürükte kolayca uçuşmalıydı..
Hani ‘yarın’ diye bir şey olmadığını on bir sene önce bir gece yarısı öğrenmişti ya, peki ‘dün’ün okunmuş bir kitap sayfası olduğunu ve sadece bazı satırların akılda keskin bir şekilde kalabileceğini ne zaman öğrenecekti..kitap bittiğinde mi?
Yağmur yağsa yada burnu kanasa veyahut yavru bir köpeği sevebilse rahatlayacaktı..
Lavaboda birikmiş kirli bulaşıklar gibi can sıkıcı, sıkan ayakkabı gibi rahatsız eden, gece yarısı çalan telefon gibi huzursuz edici ittirdikçe gitmeyen günler..gibiydi zihnindekiler..
Metalimsi bir tadı vardı inancını yitirmenin..oysa, diye cümleler kurmanın..
Susmak ne güzel..’deniz’ gibi..
Beklemeyi hiç sevmedim ve melek figürlerini..daha önce söylememiştim..

19 Nisan 2009 Pazar

uykudan önce

Sabahın ilk saatiydi belki de.. havanın ürpertici serinliğini bomboş gri sokakları ve petek pastanesinden etrafa yayılan kara köy poaçalarının kokusunu anımsıyorum.. birkaç güvercin havalanıyor adımlarımın önünden..geceden kalma,etrafa saçılmış çöpler ve gazete kağıtları var. Güzel bir gecenin sabahı olmalı. Yüzüm gülüyor tüm bunları hatırlarken..ne geceyi nede bu sabahın devamı olan günden hiçbir şey yok aklımda. Tek hatırladıklarım bunlar..uzun yıllar geçti üstünden. hala günün en sevdiğim dilimi, en yorgun ama en sessiz ve huzur dolu olan sabahın ilk saatleridir..
Ben o şehirde uyanmayalı yıllar yıllar oldu. Şimdi gitsem aynı şekilde uyanmayacağımı biliyorum. Ve geride bıraktığım hiçbir şeye dönmek istemeyişim bundandır. Asla aynısı gibi olmaz. Bıraktığın zamandaki tadını yitirmiştir. Yitirilen bu tadı alamamak tam anlamıyla burkar insanın içini..

Hala kaçmamış birkaç keçimi otlatıyorum bozkırda..
’bu satırları okuduğunda ben çok uzaklarda olacağım’ gibi cümleler kurmayı seviyorum ve hayal ediyorum..hiç kuramasam da.
‘bir kitap okudum yada bir film izledim hayatım değişti’ diyenleri merak ediyorum.
Oradan oraya taşınan saksıdaki bir çiçek gibi hissederken kendimi, imreniyorum sadece dallarının yettiği yere kadar uzanıp görebilen kökü sağlamca toprağına tutunmuş mutlu ağaçlara..
Kaç gündür arayacağım deyip aramadıklarım var aklımda ve olmasını istediğim üç şey..
Sabır ve kararlılık çayından içmek sonra her zamanki gibi tek şekerli.
Anneme yaklaşıyorum bu arada..kahvaltımın hazır olduğu mis gibi kokan yastıklarda uyanacağım sabahlara...

Şimdi günlerin kıyısında, kollarımı iki yana açmış belli belirsiz adımlarla dengede durup ince bir ipin üzerinde yürümeye çalışıyorum..
Oysa elimde piknik sepetim, eteklerim uçuşurken beyaz babetlerimle lay lay lom yürümeyi özledim.
Evet, ekoseli ve mavi olmalı örtü..
Baş ağrısı ve bitter çikolata..ve sadık keçilerim..
Zaman: Uykudan önce..

8 Nisan 2009 Çarşamba

Geriye Kalan

Sudan kayıklar yaptım
Kağıtta yüzdürdüm
Deniz, hayattı
Bir kıvılcımla söndürdüğüm..
Rüzgardanmış kalelerim
Ve
Kumdanmış ne varsa geriye kalan..

berrin'deniz'

4 Nisan 2009 Cumartesi

an itibariyle..

İnsan en fazla uyurken özgür olabiliyor galiba..gözlerini açar açmaz bir cenderede buluveriyor sonra kendisini. Sorumluluğunu yüklendiği kişiler arttıkça özgürlük çemberide daralıyor.
'ben' merkezli çember..çemberin içindekiler ve dışında kalanlar.
Tadında bırakmaları, uçurum kenarlarını düşündükçe içi acıyor insanın, koşulsuz sevmeyi düşünüyorsun sonra..hayatımda sevdiğim ve sevildiğimden emin olduğum kişiler var, kırgınlıklar olsa bile kopmayacağın gönlünün en havadar en manzaralı yerine oturttuğun.
Yüzüme ard arda iki tokat yemişçesine sersemlediğim anları düşünüyorum sonra..sıcak suyun altında bile üşüyorum, sadece gidip uyumak istiyorum..özgür olmak..
Kendi evimdeki gibi rahat ettiğim yerleri özlüyorum..var mı öyle yerler?
Tek kale yapılan maçlar haksızlık gibi geliyor bana.. haksızlığa uğrayan kaleci mi yoksa gol atabilecekleri ikinci kalesi olmayan oyuncular mı? diye düşünüyorum sonra..
sonra bu gün de geçti diyorum, on bir gündür geçmeyen elimdeki yaraya bakarak ..
ve özgürlük saati yaklaşıyor..elimde bir kitapla..bu fıstıklı çikolatadan bile daha tatlı..

An itibariyle aklımdan geçenler bunlardı Aylin'cim..Bulut ve Cecil ne diyecek bakalım..

1 Nisan 2009 Çarşamba

Fill in the blanks

1. Çocukken .......... kaçırdım.
Çocukken komşu teyzenin bahçesine çok sayıda top kaçırdım.
2.Çocukken........yoksundum.
Çocukken kendime ait bir odadan yoksundum.
3.Çocukken ........ yaralanmış olabilirim.

Çocukken en çok dizlerimden yaralanmış olabilirim
4.Çocukken ........ olmayı hayal ederdim.
Çocukken Barbie bebek evimin olmasını hayal ederdim.
5.Çocukken ....... isterdim.

Çocukken veteriner olmak isterdim
6.Evimizde asla yeterli ....... olmadı.
Evimizde asla yeterli mutluluk olmadı.
7.Çocukken daha fazla .......... ihtiyaç duyardım.

Çocukken daha fazla huzura ihtiyaç duyardım.
8.Bir daha asla ........... göremeyeceğim için üzgünüm.
Bir daha asla kiraz ağacımızı göremeyeceğim için üzgünüm.
9.Yıllar boyunca ......... merak ettim.
Yıllar boyunca ölümümün nasıl olacağını merak ettim.
10. .......... kaybımdan dolayı hep kendimi suçladım.

Hayat ve zaman kaybımdan dolayı hep kendimi suçladım.

Funda'dan gelen noktalı mim'i dilerlerse cevaplamak üzere Velvet Vamp ve Kaldırım çocukları'na gönderiyorum..