5 Nisan 2010 Pazartesi

Buluşmuştuk Bir Kavşakta VII

Sessiz çığlıklar sağır edicidir, seslendiğin kişi duyduğu an bir daha duymaz olur..

Saatler tam dört günü daha kovalamıştı, bu günlerin kovalanması hep masallarda olurdu, keşke bir masalın içinde olabilseydi, masallarda imkansız diye bir şey yoktu ve her an hoş sürprizlerle karşılaşılabiliniyordu, daha da önemlisi ne yaşanırsa yaşansın mutlaka mutlu bir son bekliyordu kahramanları..


O dört gün içinde Yeşim için değişen pek bir şey olmadı, uzun süredir görmediği birkaç arkadaşını görüp sohbet etmiş, gündüzleri evin eksikleri için alış veriş yapmış, geceleri ise radyosunu dinleyip kitap okuyor gibi yapmıştı.
Yeni aldığı hattından O’na mesaj çekmeyi düşünmüş ama cesaret edememişti, aslında bunu kendiside anlamsız buluyordu, söylenecek her şey söylenmiş, söyleyemedikleri ise bir kutuda yüreğinin en uzak köşesine saklanmıştı. Tahir ve zühreyi anımsıyordu böyle anlarda, ‘sen elmayı seviyorsun diye onunda seni sevmesi şart mı’ Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Yaptığı hatalardan dolayı kendini suçlamaktan tam anlamıyla yorulmuştu, ne yaparsa yapsın olanla ölene çare yoktu işte. Sesini duymaya çalışıyordu, zorluyordu buna kendisini, silinmişti sanki kulaklarından, nasıl gülüyordu yada nasıl canım diyordu..sesini tamamen unuttuğunda kendisini de unutmuş olacaktı belki de..

Bir gün önce kollarında ve bileklerinde sivilcemsi kırmızı kırmızı bir şeyler görmüş ama önemsememişti ertesi gün bu küçük içi su dolu kabarcıklar neredeyse her yerine hatta ağzının içinde bile belirmişti.
Doktordan çıktığında çok halsiz ateşli ve şaşkındı, küçük çocuklar gibi suçiçeği olmuştu. Özellikle saç diplerindekiler çok kaşınıyordu. Eve zor attı kendini, yatağın içine büzülüp derin bir uykuya daldı. Uyandığında odanın içi kap karanlıktı sersem gibiydi terlemiş biraz da acıkmış hissetti kendisini. Saat dokuz olmuştu, kabarcıkların kaşıntısı iyice artmış kaşıyamadığı için neredeyse çıldıracak gibi oluyordu. En çok hastayken evde birine ihtiyaç duyuluyormuş diye düşündü birkaç ıvır zıvır atıştırdı canı portakal suyu istedi ama ne portakal nede onu sıkacak biri vardı.

Radyosunu açtı yerel kanalda birkaç gecedir dinlediği ‘dönersen ıslık çal’ isimli program başlamıştı. Program sunucusunun ismi Semih’ti. Neşeli sesi esprili tavrı hafif bitirim yaramaz bir konuşması vardı. En güzelide programda yapay gülme efektleri yoktu. Dokuzdan neredeyse gece 3 e kadar yayındaydı. Ve şimdi onun enerjik sesinden sonra üç hürel, ‘bir sevmek bin defa ölmek demekmiş’ çalıyordu. İstekler için tekrar tekrar kanalın numarası veriliyordu. Doktorun kaşıntı için verdiği losyonun neredeyse hiç etkisi olmamıştı, gram uykusu yoktu ve bu geceyi nasıl atlatacağını bilmiyordu Yeşim. Neslihanla konuştu, yarın ilk iş geleceğini söyledi ve dinlenmesini..

Sinem ani kararlarından birini daha aldı ve biraz kafa dağıtmak, babasını daha yakından tanımak en çokta canını sıkan kişi ve olaylardan uzaklaşmak için Eskişehir’e yerleşmeye karar verdi. Yarın öğlen İstanbuldan iki valizi halka küpeleri ve kemik rengi güneş gözlükleriyle ayrılmış olacaktı. Sanki tüm o kargaşadan sıyrılacaktı ve Yeşim’i görmekten mutluluk duyacak. İnince Neslihan’dan adresi alıp sürpriz yapacaktı Yeşim’e. Ona birde hediye almıştı şirin çocuksu açık mavi yumuşacık, kısa bir gecelik. Kendisine de benzerini ama pembesini.Yol parasını çıkınca cebinde çok az parası kalıyordu bir an önce bir yerden başlayıp para kazanmalıydı Yeşim’in bahsettiği ajansta belki iş bulabilirdi, hem ondan daha iyisini mi bulacaklardı, güzel akıllı ve İstanbullu. Bu İstanbul egosunun yarardan çok zararı olacaktı ama haberi yoktu. İstanbul da ki Son gecesini Galatasaray Fenerbahçe derbisini izleyerek geçiriyordu Sinem. Yakın arkadaşlarıyla beraberdi, içtiği biraların sayısını hatırlamıyordu ve Galatasaray’ın yediği gollerin galiba her ikisi de altıydı. Maç bitti gece devam etti, yarın gideceğini hiçbir arkadaşına söylemedi Sinem. Dans edip eğlendi içten içe yeni hayatını kutlamaya biraz erkende olsa başlamıştı.

Yeşim maçtan habersiz aç karnı ve çıldırtan kaşıntısıyla su çiçeklerinin, kös kös oturuyordu yatağın içinde. O an radyoyu aramak geldi içinden biraz muhabbet eder vakit geçiridi. Aradı telefonu açan Semihti hemen tanıdı sesinden, canlı yayına katılacağını söyledi, telefon numarasını ve ismini kaydettirdikten sonra sıranın kendisine gelmesini bekledi, amma da meraklısı varmış programın diye düşündü on dakika geçmiş hala aramamışlardı ki telefonu çaldı, Merhaba Yeşim, az sonra yayında olacağız dedi o sempatik ses ve yayındalardı. Klasik giriş bölümünden sonra e neler yapıyorsun yeşim anlatsana dedi Semih, şu anda bir şey yaptığım söylenemez yirmidört yaşındayım ve suçiçeği çıkarıyorum ve kaşıntıdan çıldırmak üzereyim dedi gülerek, biraz kafam dağılsın diye aradım.
Semih, bizim programımız her derde devadır her türlü kaşıntıya bire bir etkilidir dedi abartılı bir gülüşle, madem suçiçeği çıkartıyorsunuz size çiçek diyelim, peki çiçek hanım ne çalalım size dediğinde Yeşim nedense o abartılı gülüşe alınmış keyfi kaçmıştı zaten alınmaya yer arıyor olmalıydı. İstediğim bir şarkı yok fark etmez dedi ve kapattı. Bunun üzerine yine sevimli sesiyle o halde çiçek hanım için Rober Hatemo’dan çiçeğim’i çalıyoruz dedi ve şarkı çalmaya başladı. Yeşim, Semih’in ince zekasını beğendi her ne kadar biraz kızsa da şarkı çalmaya başladığında gülümsedi. Ve fark etti ki bir yarım saati bu şekilde geçmişti kafası meşgul olduğu içinse kaşıntısını biraz da olsa unutmuştu, Semih!in dediği gibi bu program her derde deva idi. Sonrasında hiçbir şey yapmadan sadece radyoyu Semih’i ve İstek şarkıları dinlemeye devam etti Yeşim.
Gece bire geldiğinde yavaş yavaş gözleri kapanıyordu Yeşim’in ve çalan telefonuyla irkildi.. bu numara sadece Neslihan’da vardı ve birde radyoda..

8 yorum:

enk dedi ki...

himm guzel bi yerde kesilmissin hikayeyi sabirsizlikla bekliyorum devamini :)) yazarsan islik cal :)

Kaldırım çocukları dedi ki...

bende bekliyorum, bende bekliyorum :)

bulut dedi ki...

Galatasaray'ın 6-0 yenildiği maç 6 Kasım 2002'de olduğuna göre, hikayendeki olaylar bundan 8 sene önce geçiyor. O zamanlar 24 yaşında olan Yeşim şimdi 32 yaşında olmalı :)
Bir de o 'altı'lık hezimetin sorumlusu demek ki Sinem'in bira aşkıymış, ah be Sinem 2 bira içip kalksaydın ne olurdu sanki :)


Bir de ben Semih olsaydım suçiçeği olan Yeşim için, Orhan Ölmez'den Su Misali şarkısını çalardım..

Son olarak Sinem küçükken suçiçeği geçirdi mi acaba merak ettim; geçirmediyse ona da yazık olacak sanki :)

'Berrin' dedi ki...

enk, tamamdır, blogger ıslığımı sana taşıyacaktır :)

kaldırım çocukları, :)

bulut, bu bir hikaye, olayların tarihlerin örtüşmesi gerekmiyor, maçın 2002 de olduğunu tam olarak bilmiyordum ama hesap tesadüfte olsa güzel tutmuş :)
sinem'in şansı varsa geçirmiştir bakalım diğer bölümde göreceğiz ;)

Elçince dedi ki...

meraklandım ama:)

Aylin Zeynep dedi ki...

Sonunda bıraktığı soru işareti akla bir ton şey getiriyor,bakalım tahmin ettiğim mi olacak diğer bölümde :) sabırsızlıkla bekliyorum.

defalarca okudum aklımı pek toparlayamadığımdan dolayı,çok çok beğendim ara ara gülümsedim yine özellikle şu gecelik konusunda...Özledim...

Yeşim'i sevdim ben,Sinem'i sevmediğim kadar çok sevdiğimi farkettim hatta :)

Lacivert dedi ki...

interaktif su çiçeği, radyo medya katkısı var :)) ben yalnız kalıp hastalıkla mücadele etmek korkusunu hep yaşarım. O yüzden tekrar evlenmeyi bile düşünüyorum. Ama tabiki sadece o yüzden değil :))

'Berrin' dedi ki...

elçin, bende merak edıyorum ama bır turlü fırsatım olamıyor devamını getirmeye :)

aylin, bence tahmin ettiğin gibi ilerleyecek ;)ağlaklıktan kurtarmayı düşünüyorum kızcagızı :))
bende sinem'in bir çok özelliğine gıpta ediyorum, ani kararlar alıp uygulamasına mesela..

lacivert, hastayken aciz yardıma muhtaç oldugumuzdan olsa gerek..
bir bardak portakal suyu yada sıcak bir çorba dünyanın en guzel hedıyesı olabılır o anlarda..