26 Temmuz 2009 Pazar

Çentik

Bir hava yastığına güvendiği kadar bile güvenmemeli, hep kollayıp yanında olacağını kendini güçlüklere kötülüklere senin adına siper edeceğini düşündüğün insanlara, neticede hava yastıkları bile istemeden de olsa ölümüne neden olabiliyor.

Dün akşam ki şu gün batımı, bir nefeslik mutluluk yarım derecelik tebessüm ettirmişti, bugün anladım ki, benim sandığım hemen her gün gördüğüm belki de dünyanın en güzel kızıllığı hiç benim olmamış. Tanıdıkmış sadece.

Bir roman kahramanına inanıp sevmek her şeyden gerçek olabilirmiş. Okumayı yarım bırakıp sadece yastığımın altında tuttuğum orda olmasının beni mutlu ettiği güvende hissettirdiği bazı geceler elimde uyuduğum kitabım. Ve kahramanı frank Mc Court. Umuda yolculuk yapan sefalet içinde büyümüş çürük dişli tipsiz Mc Court. Romanın sonunda neye ulaşıp ulaşamayacağını bilmek istemediğim bahtsız İrlandalı.
Bir şeye çok inanmak da inançsızlık kadar uçucu bir maddeymiş.
İnsanlar gelir geçermiş, şarkılar dinlenmezmiş bir süre sonra, ağızdan çıkıp unutulan sözler toz bulutu halinde yükselirmiş mavilikte...
Mavi yine mavi kalırmış..
Kızılda daha turuncu..

23 Temmuz 2009 Perşembe

ruh hali..

Ölüm ve ötesi olmasaydı. Yaşadıklarımdan ve yaşattıklarımdan hiç iz kalmasaydı. Bir saksının dibinde hızla çürümeyi bekleseydim. On altı yaşımdan hiç gün almasaydım. Denizi hiç görmeseydim, sevdiğim bir kaç şeyin tadını hiç almasaydım. Annemi hiç üzmemiş olsaydım. Hayatımda hiç kırmızı olmasaydı. Kilim desenli bir sedirin üstüne kıvrılsaydım bir ikindi vakti..Rüyamda çılgınca yağan yağmurda süratle çalışan silecekler görseydim..duysaydım sesini..akşam vaktini hiç göremeseydim.


ÇEKİLMİŞ SULARDA -

20 Temmuz 2009 Pazartesi

uzun ayın kısası

Oysa seni kutuya koyup eve götürdüğümüz gece ne kadar da pür neşe idik. Minicik kar beyazı bir tavşan. Adını Çiko koyduk. Çocukların yüzündeki mutluluk her şeye bedeldi. Ölümüne değildi elbet. Sadece dört gün yaşayacağını bilsem seni getirir miydim hiç. Bir şeyi çok isteyip üstüne düştükçe elinden kaçıracağını bilecek kadar da büyümüştüm ya. Ne yaptım yada yapmadım da öldürdüm seni. Anımsadıkça sızın hala içimde. Çocuklar üzülür diye beklerken ben üzülüp ağladım hem de çok. Ne kadar hareketli ne sevimliydin. Çok sürmez ölür demişti herkes. Bir kerecik de olsa neden olumlu düşünmeyiz. Yada kaybedeceğini bile bile neden sever bağlanırız.Yıllar önce bıraktığım hayvan besleme sevme bağlanma durumuna seninle tekrar dönmüştüm. Hataymış.

Uzun tren yolculukları yaptım. Treni neden sevdiğimi bir kez daha anladım. Yüzünü hiç görmediğim kuzenlerimle tanıştım. Ne keyifli üç gündü. Değerdi çektiğimiz bazı sıkıntılara.
Pişmanlıklar yaşadım evet yaşıyorum. Pişman olacağım şeyleri inatla yapma dürtüsündeyim bu hiç değişmiyor.


Birde saksıda domateslerim oldu, minik minik..zaman zaman kopartıp yedik. Onların kızarmasını izlemek ne güzeldi. Ne tatlı bir mutluluk. Tüm domatesler büyüyüp kızardığında dalları kurudu. Her şeyin sonu varmış. Ve her şeyin zamanı. Bunu bilerek yaşamak gerekiyormuş. Muş. Muş.
1 ay değil sanki 1 sene uzak kalmışım evimden hatta burada hiç yaşamamışım.


Ve oss den 243 puan aldım. En az on yıldır sınava girmediğimi ve hiç çalışmadan bu puanı aldığımı düşünürsek gayet iyi bir sonuç. Kendimle ufak çaplı gurur duydum :)
Bugünlerde bir an önce yoğunlukların bitip ekim ayının sonbaharın gelmesini istiyorum. Hatta kışın..Kış kokusunu özledim. Özlemek güzel ama çok özlemek değil.
Dış dünyam normal görünürken iç dünyam tek kelime ile huzursuz..Şimdilik dilimin ucuna gelenler bunlar. Asıl gelmeyenler mesele..

14 Haziran 2009 Pazar

Ağustosta bir geceydi..

Aşk güzel şeymiş dedi Aslı, elindeki 'Piraye' adlı romanı balkondaki masanın üzerine bırakırken.. Biraz durgun biraz huzurluydu yüzü.Rüzgar içimi ürpertirken neskafemden bir yudum aldım ve şehrin yanıp sönen ışıklarına baktım, ne kadar yabancıydı bu şehir ikimizede.
_Çocukça, laf olsun diye... aşk, etkileyici bir parfüm gibi bir anda çarpar ve kısa sürede geçer etkisi, bir rüzgarlık işi vardır dedim..
İkimizde aynı ışıklara bakıp farklı şehirleri, o şehirlerde bıraktıklarımızı düşünüyorduk o sırada. Ne tuhaf ne sessiz ne kasvetli ne pişman bir geceydi.Kulağımın zonkladığı boğazımın ağrıdığı, aveadan nefret ettiğim, ayın kızıla tutulduğu, sanki sabahın hiç olmayacağı bir geceydi aynı zamanda..

O gecenin üzerinden yaklaşık bir yıl geçti. Aslı benden epey uzakta, kollarını iki yana açsa asla kucaklayamayacağı kadar büyük bir şehirde, büyüyordu artık..
Ben ise avcumun içine sığacak kadar minik bir kentte günden güne yaşlanıyordum...
Asla sevmem dediğim bir şehri sevmeye başladığımı yada bulunduğum yerin hiç bir önemi olmadığını anladığımda belkide kalan tek ve son hayalimin içinde huzur bulduğum bir bahçede asma ağacının derme çatma gölgesinde Türk kahvemi yudumlamak olduğunu farkettiğimde yaşlandığımı hissettim..Tamda bana hiçde içten gülümsemeyen bir yaz başlangıcında..

Okuduğum kitapların sayfalarında, mayaladığım hamurlarda, yanlışlıkla geçtiğim kırmızı ışıkta, gökyüzünün kızıllığında hep içimden geçirdim’ hangi durakta ineceğini bilmeden yola devam etmek’ eğlenceli miydi , saçmamı yoksa boş vermişliğin rahatlığında mıydı..

Hiç bilmediğim bir şehrin sabahına uyanacakmışcasına huzursuzdum oysa Aslı elindeki kitabı masanın üzerine bırakırken..yeni bir başlangıcın bir adım gerisindeydim..
Ve henüz yaşlanmamıştım..

9 Haziran 2009 Salı

Uçurtma Şenliği


Bugün akşam üstü uçurtma şenliğimiz vardı. Sonuna doğru çocuklardan fırsat bulup uçurmanın keyfine bende varabildim. Uçutmamızın renkleri beni bozsada, idare ettim bu seferlik. Son aylarda katıldığım tüm organizasyonlarda kolbastı gösterisi izleyen ben, bugünde bu şerefe nail oldum :) Şimdi hatırlıyorum da, Orta ikinci sınıftayken müthiş bir lambada fırtınası esmişti. Lambadayla yatıp onunla kalkıyorduk. Kolbastı Lambadayı bile bastırdı :)

Gökyüzünde gördüğüm her şey bana özgürlüğü çağrıştırıyor. Onu tutan elden kurtulmuş bir balon yada gökkuşağı gibi..Uçurtmada bunlardan biriydi, ancak düşündüm ki, ipin birinin yada birilerinin elindeyse ve yönlendiriliyorsan ne kadar yüksekte olursan ol, sonsuzluğun kollarında dans edersen et, özgür olamasın. Sahte bir özgürlüktür yaşanan.

Bugünlerde uçurtma avcısı diye bir kitap okuyorum. Afganistan da geçen öyküde, çocuklar uçurtmaların iplerini cam kırıklarıyla donatıyorlar ve bir birlerinin uçurtmalarının iplerini havadayken kesmeye çalışıyorlar, yukarda kalan son uçurtma galip oluyor. Bu arada elleri kesilip kanayabiliyor.Uçurtmam uçarken bu geldi aklıma eğer öyle olsaydı en az üç uçurtmayı keserdim. Çünkü iplerimin dolanması sonucu bir o kadar uçurtma süratle yeri boyladı :) Birkaç defa alakasız yerlere takılıp ipimizin ve sonunda kuyruğunun kopmasını da sarı kırmızı olan renklerine bağlıyorum :) başka bir şeye değil..Sonuç olarak onlarcasını aynı anda gökyüzünde görmek çok keyifliydi. Çocukken yaşamadığım şeyleri şimdi yaşayabilmekde bir mutluluk..

Bu kadarcık yazıda dikkat etmeye çalışsam da on defa ‘uçurtma’ kelimesini kullanmışım. Sonuncusuyla birlikte on bir oldu :)


6 Haziran 2009 Cumartesi

Yoğurt Mayalama (serüvenim:)


Dün akşam flash diskimi karıştırırken neredeyse iki sene önce içine attığım bir ton ıvır zıvır resim ve müzik buldum. Birden o zamanlara döndüm, kötü olmayan hatta güzel hisler uyandırdı bende birazda içim burkuldu. Her ne ise bulduğum fotoğraflardan birkaçında amatör halime rağmen mayalamış olduğum yoğurt vardı. Hatıra diye daha çok da ispat için fotoğrafını çekip saklamış olmalıyım :)
Bazıları için basit bir şey olsa da evde yoğurt yapmak bence ciddi uzmanlık istiyor. Helsinki deyken birden heves gelmişti sorup soruşturmuş ama bilimsel veriye ulaşamamıştım mayalama ile ilgili. Tek söylenen sütün sıcaklığını serçe parmağınla kontrol et ne sıcak ne soğuk olmalı hafif yanmalı parmağın :)
1 lt lik kutu süt ile denemelere başladım, sütü kaynama aşamasına gelene kadar ısıttım. Kaynamaya başlarsa besin değerleri eksiliyormuş. Sonrasında serçe parmağımı defalarca süte sokup yanarak ölçüm yapıyordum. 1 lt süt için bir çorba kaşığına yakın yoğurt kullanıyordum. O yoğurdu süt ile çırpıp tatlı sıcaklıktaki süte karıştırıp hemen ağzını kapatmak ve etrafını sarmak gerekiyor süt hemen soğumasın diye. Yaklaşık 5 saat kadar kapalı kalan sütümüz uykudan uyanınca yoğurt olmuş oluyor :)
İlk denemelerimde çok sulu hatta cıvık bir yoğurt elde etmiş üzülmüştüm. Bu işi fena halde hırs yapmıştım. İnternetten yaptığım araştırmada sütün sıcaklığının yanılmıyorsam 40 küsür derecede olması gerektiği gibi bir şey okumuştum. Sonunda aradığım bilimsel bilgiye ulaşmanın sevinciyle tekrar mayalama işlemine giriştim. Sütü kaynatıp sıcaklık derecesini ölçmek için içine ateş ölçtüğümüz civalı termometreyi soktum. Tabi sokmamla patlaması bir oldu :))
Sütün içine civa ve cam parçaları saçıldı. Kısa süreli şoktan sonra çok güldüm kendime. Tam yurdum insanı modundaydım :)
Toplam 3_4 deneme sonrasında bu gördüğünüz muhteşem taş gibi az sulu yoğurdu mayalamayı başarmıştım. Hayatımda beni bu denli mutlu eden nadir şeylerden biri olmuştu. Başarmıştım. Şimdi bile bu satırları yazarken aynı hazzı hissettim :)
Sanki ilk defa ben keşfetmiştim sütün uyuyup yoğurt olma mucizesini..
Unutmadan ekleyeyim, yoğurdun mayalandığı gün hiç ellemeden buzdolabına alırsanız ertesi güne iyice kıvam aldığını görebilirsiniz .Demek sadece hırs yapmışım kendime layıkıyla başarınca da o günlerden sonra bir daha bu işle uğraşmadım..
Burada da hatıra olarak kalsın istedim sevgili canım yoğurdumun :)
Fotoğraftaki yoğurt kabını görünce aklıma Helsinkide aldığımız yoğurtlar geldi. Bizim Türk yoğurdunun kabının üstünde, pala bıyıkları en az 20 cm olan yaşlı köylü bir adam, Yunanlıların yoğurdunda ise yaşlı cadıya benzer bir kadın resmi vardı :)
Ben bile Türkiye’de o tip pala bıyıklı adam nadir görmüşken Avrupalı her gün o yoğurt kabında bize yakıştırılan bir tiplemeyle bizi görüyordu!.

Hani derler ya pirinç pilavını iyi yapan, tüm yemekleri iyi yapar diye, bu ne kadar doğru bilmiyorum ama kadının hası yoğurdu böyle mayalar deyip :)) mutlu hafta sonları diliyorum..
 

3 Haziran 2009 Çarşamba

Bin Muhteşem Güneş

Nereye giderseniz gidin, ülkeniz peşinizden gelir. Artık siz orada yaşamasanız da o içinizde yaşar. Afganistan'ın Khaled Hosseini'de yaşadığı gibi...Bin Muhteşem Güneş, ilk romanı Uçurtma Avcısı'yla tüm dünyada inanılmaz bir başarı yakalayan Hosseini'nin ikinci romanı. Yazar bu romanında da yine doğduğu toprakları anlatıyor. Bu kez iki kadının kesişen yaşamları ve dostlukları üzerinden...Küçük yaşta evlendirilen kızlar, çocuğu olmayan kadınlar, babaya ya da çocukluk arkadaşına duyulan, geçmişe gömülmüş aşklar...Khaled Hosseini, hasreti, dostluğu, aşkı ve insanlığı en iyi anlatan yazarlardan. Başarıyla kurduğu olay örgüsüyle, çıkmaz yolların nasıl düzlüklere açılabileceğini gösteren yaratıcı bir kalem.Bin Muhteşem Güneş, kelimenin tam anlamıyla "beklenen" bir roman...

Bugüne kadar okuduğum hem konusu, hem anlatımı, kurgusu, olaylar arasındaki geçişi bakımından en güzel en etkileyici kitaplardan..'Bin Muhteşem Güneş'

Her şeye rağmen kadın olup yaşamak..Heleki yoksulluğun, savaşın, hiçe sayılan kadınlık onurunun, suskunluğun, korkunun, şiddetin ortasında sevme sevilme hatta söz hakkı olmadan Taliban rejiminin ürpertici çağ ve insanlık dışı atmosferinde yaşamaya çalışmak..kadın olmak..yinede ülkesinde bin muhteşem güneşi görmek..
Kadın olmak..zor olanı içindeki güç ile başarmaya çalışmak..

31 Mayıs 2009 Pazar

PAZAR'lıksız

Tek şekerli, az sütlü neskafesini yudumlarken, henüz sabahın sekizi olmamıştı. Dün geceki misafir kalabalığından geriye, bir sürü tatlı, yerdeki fıstık kabukları ve yorgunluktan olsa gerek sırtındaki ağrı kalmıştı..
Pazar günlerini sevmiyordu. Yaşadığı en güzel pazarlarda bile sıkıcı, sersemce, zoraki ve yorucu bir hava hissederdi.
Şimdi şu an ne kadar sessizdi her şey. Saatin tik takları tüm zamanlarda sessizliği bozan tek şey olmalı diye düşündü. Evde yatak kıyafetleriyle dolaşmayı sevmediğinden, kot pantolonu ve tişörtünü çoktan giymişti. Sıkkın ama gergin değil, sessiz ama yinede mutsuz değildi.
Önünde çok parlak olmayan günler onu bekliyordu. Yapması, düşünmesi, uğraşması gereken bir dizi şey aklına geldikçe, dışı gibi içi de sessizleşiyordu.
Adı konmamış bir kitabın 31. sayfasında bir kitap ayracı gibi hissetti kendini..Oysa o sayfadaki ‘konuştuğumuz gibi çok uzaklara’ cümlesinin içinde uyumak isterdi. Ve ‘kahvaltı hazırrr’ diye..kilometrelerce uzaktan seslenilmesini..
………………………………………………………………………………
Sıkılınca kimse tutamaz, bu yazıya yaptığı gibi yarım bırakıp giderdi her şeyi..

23 Mayıs 2009 Cumartesi

'aşk'

Elif Şafak'ın okuduğum ilk romanı..


"Ya ortasındasındır AŞK’ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde.. Ella Rubinntain (40) Amerikalı bir ev kadınıdır. Tipik burjuva değerlerinin hâkim olduğu oldukça varlıklı bir ailesi, düzenli ve görünüşte “sorunsuz” bir evliliği vardır. Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayınevinde editör-asistanı olarak iş bulur; görevi A. Z. Zahara adlı tanınmamış bir yazarın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanını değerlendirmektir. Ancak hayatının kritik bir döneminde eline aldığı bu kitap, hiç beklemediği bir şekilde Ella’yı derinden sarsacak, dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olacaktır. Hayatlarımızın durgun gölünü dalgalandıran taş misali, yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar, acılar… ve aşkın peşinde kat etmek zorunda olduğumuz zorlu yollar, ödediğimiz bedeller…Aşk… kitap içinde bir kitap, hayatın anlamı peşinde bir aşk macerası… Aşk…Elif Şafak’tan arayışa, gerçeğe ve keşfetmeye dair bir roman. "

Kitabın kapağına aldanıp bildiğimiz tarzda bir aşkı okuyacak gibi düşünüyor insan. Oysa içinde çok farklı bir aşk var. Ella ve Aziz Zahara'nın adı her ne ise yaşadıkları şeyden daha önemlisi, kitap içinde kitap olarak aktarılan, Mevlana Celaleddin Rumi ile Tebrizli Şems'in gönül birliği, Allah ve insan aşkları bu kitapta beni etkileyen kısmı oldu. Detayları ile anlatılmamış olsada bel kemiği Sufizm romanda..


Tebriz'li Şems'in 40 kuralı var. Dikkatimi çekip hoşuma giden iki tanesini defterime yazmıştım..


'yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir'


'Hakkın karşına çıkardığı değişimlere teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye düşünme. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden iyi olmayacağını?'


Kitapla ilgili yorumları okurken, biri dikkatimi çekti..ve yerinde buldum.


Kitap kapağının çok dişi olduğu ve erkek okuyucuların rahatlıkla ellerinde gezdirip okuyabilecekleri bir görünüşü olmadığıydı. Ayrıca içeriklede bire bir örtüşmüyor. Ve yazarın faydalandığı kaynakların bir çoğunun yabancı eserler olmasıda ilginç geldi..


Ben sevdim, keyif aldım okurken..Hani 'keşke bitmese her gece uyumadan önce okumaya devam edebilseydim'dedirtti..

18 Mayıs 2009 Pazartesi

kanatsız günler

Hüzünle yıkanıp, anlık mutlulukla kirlenmek..
Boğaz ağrısı gibi can yakıcı ve inatçı günlerden elenip, bir üfürükte kolayca uçuşmalıydı..
Hani ‘yarın’ diye bir şey olmadığını on bir sene önce bir gece yarısı öğrenmişti ya, peki ‘dün’ün okunmuş bir kitap sayfası olduğunu ve sadece bazı satırların akılda keskin bir şekilde kalabileceğini ne zaman öğrenecekti..kitap bittiğinde mi?
Yağmur yağsa yada burnu kanasa veyahut yavru bir köpeği sevebilse rahatlayacaktı..
Lavaboda birikmiş kirli bulaşıklar gibi can sıkıcı, sıkan ayakkabı gibi rahatsız eden, gece yarısı çalan telefon gibi huzursuz edici ittirdikçe gitmeyen günler..gibiydi zihnindekiler..
Metalimsi bir tadı vardı inancını yitirmenin..oysa, diye cümleler kurmanın..
Susmak ne güzel..’deniz’ gibi..
Beklemeyi hiç sevmedim ve melek figürlerini..daha önce söylememiştim..