15 Mart 2009 Pazar

Uğursuz Kırmızı

Uğursuz olan kırmızı mı?
Mutlu anlarımı bir uçurtma farz edersek, ardında takılı olan kuyruğu ise üzüntü sıkıntı anlamına geliyor.İllaki peşinden geliyor can sıkıcı şeyler..
Bu akşam fark ettim ki son aylarda ne zaman kırmızı giysem akşamına beni sarsacak yada çok üzecek bir şeyler yaşıyorum. Oysa kırmızıyı kendime çok yakıştırırım ve üç kuruş fazla olsun kırmızı olsun esprisini yaparız :)
Son bir kaç ayda bu rengi giydiğimin sonrasında ayak parmağım sakatlanmış(ki hala geçemedi) bir defasında bir arkadaşımla bağlantılı konuya çok üzülmüş, yine başka bir sefer kızım 41 derece ateşlenmiş ve bu akşam ise hak etmediğim söz ve tepki ile karşılaşıp hayli üzüldüm. Öyle ki kırmızı saten ceketimle kızarıp kanlanan gözlerim uyum sağladı. Son bir aydır yaşadığım hastalıkla beraber neskafe içmeyi bırakmış daha doğrusu canım içmek istememişti. Az önce kocaman bir kupa neskafe hazırlayıp içtim ama ne tadı ne kokusu beni mutlu etmeye yetmedi.
Aleni iç döküşlerim nadirdir, bu iç döküş mü onu da bilmiyorum. Şu an bildiğim bir süre kırmızı giymeyeceğim.
Keyifli bir gündü ama gece değil.
İllaki bir suçlu olmalıysa, suçlu kırmızı..
Biliyorum, kolay yolu seçtim..

14 Mart 2009 Cumartesi

Uçurtma Avcısı

Kaliforniya’da yaşayan Amir, ülkeye Taliban rejiminin gelmesinden sonra Amerika’ya göç eden Kabil’li zengin bir tüccar ailenin oğludur. Yıllar sonra çocukluk arkadaşı Hassan ve karısının Taliban tarafından öldürüldüğü haberini alır. Arkadaşının başı dertte olan oğlunu bulmak ve onu kölelik yaşamından kurtarmak için Afganistan’a geri döner.Afgan yazar Khaled Hosseini’nin aynı adlı best-seller romanından uyarlanan “The Kite Runner”'ın yapımcılığını Sam Mendes, Walter F. Parkes ve Laurie MacDonald’ın gerçekleştirdi. Senaryosunu ise “25th Hour”daki çalışmasından tanıdığımız David Benioff ile Khaled Hosseini beraber yazdılar.

Aslına bakarsanız niyetim kitabını okumaktı ama sabırsız davranıp filmini izledim. Romandan uyarlanan filmler genel olarak kitabın tadını veremezler. Filmi beğendim. Yüreğe dokunan bir konusu ve sahneleri var. Filmin konusuyla ilgili yukarıdaki açıklama, içeriğini öylesine yansıtıyor. Olaylar duygular çok farklı.
Bir sahnede babasının içki içtiğini gören çocuk, 'okuldaki mollalar içkinin büyük günah olduğunu söylüyor ' der babasına. Babasıda mollaları boşvermesini:) en büyük kötülüğün günahın hırsızlık/ çalmak olduğunu aşağıdaki cümle ile söyler.....

Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşam çalarsın. Karısını bir kocadan, çocuklarını bir babadan mahrum edersin. Yalan söylediğin zaman, bir insanın gerçeğe ulaşma şansını çalmış olursun. Aldattığın zaman, bir insanın doğruluk, adalet hakkını elinden alırsın. Çalmaktan daha büyük bir kötülük yoktur.

Filmi buradan izleyebilirsiniz. Mutlaka izleyin derim. Özellikle bir kaç sahne var ki akıldan çıkacak gibi değil.

10 Mart 2009 Salı

'deniz'in dibi

Kendimle birlikte kelimeleri de kırdım..

Hızlı, keyifli ve heyecan vericiydi..tıpkı suyun üstünde beş yada altı kere seken bir taş gibi..
Çocuksu ama gösterişli hareketini yaptıktan sonra birden suyun dibine doğru inmeye başladı seken taş, öyle ki ne olduğunu anlamadan ayakları yere basmıştı. Basmıştı ama sağlam bir yere değil..
Ayağının altındaki yumuşak ama güven vermeyen kumdan sakınmak için hareketsiz ve sessiz kalmayı yeğledi. Suyun bulanık ve karanlık olma ihtimalinden dolayı gözlerini hiç açmadı. Şimdi olduğu yerde kala kalmıştı. Ne bir inci nede mercan olmadığından, birinin onu bulup tekrar suyun üstüne çıkarması da imkansızdı. Uykusu vardı ve üşüyordu ve birazda kızgındı. Ama kırgın değil. Kırgın olacak kadar hayatta değildi. İnancını yitirmenin bir mabedin altında kalmakla aynı şey olduğunu fark etti ansızın.
Devamı.. seken taşla birlikte ‘deniz’in dibinde artık..

20 Şubat 2009 Cuma

1 film 1 kitap

A MOMENT TO REMEMBER..

Hatırlanacak bir anı..diye geçsede, ben çevirisini 'hatırlanacak bir an' olarak yapıyorum. Böylesi daha doğru gibi.. her ne ise..
arkadaşım evvelzamaniçinde
nin severek izleyeceğimi düşünüp, büyük incelik göstererek bana gönderdiği filmlerden biri 'a moment to remember'..yeterince duygusal özellikle son yarım saat epey duygu yüklü. Diyebilirim ki 'ıssız adam'daki son sahnede yaşanan duygusal durum, bu filmde bende en az üç dört kez tekrarlandı. Reaksiyon olarak her zaman ki gibi mideme ağrılar girdi :) Tanışıp evlenmeleri ayrı bir hikaye ama sonradan kızda Alzheimer hastalığı olduğu ortaya çıkıyor. Hafıza yeniden eskiye sıfırlandığı için kocasını ve tüm yaşadıklarını unutmaya başlıyor. Son sahnelerden birinde eşine eski sevgilisinin ismiyle seslenip ona onu sevdiğini söylüyor. Adamda bende seni seviyorum diyor. Dışarı çıktıktan sonra kocasının ağlaması beni çok etkiledi. Bu arada Kore'cenin kaba ve anlaşılması güç bir dil olduğunu da anladım.Evvelzamaniçinde'ye tekrar teşekkür ediyor ve duygusal filmlerden hoşlananlara tavsiye ediyorum..
Filmden bir replik, su_jin esas kız oğlana söylüyor: Af etmek..zor değiLdir.Affetmek sadece, kaLbinde sade bir oda bağışLamaktır.Dedem böyLe söyLerdi..gercek bir marangoz kaLbinde bir saray yapabiLendir.ama sen yaptıgın evde yani sarayında tüm odaLarı annene ve nefretine vermişsin.Ya sen nerdesin? sense dışarıda titriyorsun..

Başka bir replik: anılar olmazsa aşkın ne anlamı kalır..
Orijinal Adı: Nae meorisokui jiwoogaeYönetmen: John H. Lee Senaryo : Yeong-ha Kim, John H. LeeTür : Dram, Romantik Yıl : 2004 Yapım: Güney KoreOyuncular: Woo-sung Jung, Ye-jin Son, Jong-hak Baek, Sun-jin Lee, Sang-gyu ParkUmutsuz bir aşkın peşine düşen ve sürekli yolları şaşıran bir kız, yine unutkanlık sonucu bir erkekle karşılaşır ve tesadüfler sonucu ona aşık olur. Biraz zorlamayla başlayıp, gerçek bir aşka dönüşen bu ilişki, zamanla gelişen umutsuz bir hastalığın kurbanı olacaktır. Ve aşkın tek besini anılar, yavaş yavaş silinir. anıların silinmesiyle korku başlar.Tesadüfler ve inatçılıkla başlayan güzel bir aşkın önce romantik ve esprili sonra ise trajik akıntısına kapılacaksınız. Müziğiyle, konusuyla, görüntüleriyle büyüleyici bir hava sunmakla kalmıyor, film, sizi kalbinizin nazik noktalarından vuruyor.İşte, konusunu aşktan ve anılardan-hafızadan alan, A moment to remember - Hatırlanacak Bir Anı, kendisi de birkaç filme konu olmakla birlikte türünün en iyi örneklerinden.


Evett, sıra kitapta..BİR GEYŞANIN ANILARI..

Yaklaşık iki haftamı aldı bitirmek. Ama hiç bitmesin istediğimiz kitaplar vardır ya, işte onlardandı. Çok çok beğendim. Emek verilmiş bir edebi eser bence. İçindeki anlatım, hislerinin o anki ruh halinin bazı özel tanımlamalarla aktarılması cezbetti beni..

Geyşalığın bir sanat olduğunu düşündürdü. Küçük yaştan itibaren alınan dans müzik ve genel görgü kurallarıyla büyüyen küçük kızlar ve o kızlardan birinin yer yer dokunaklı dünyası anlatılıyor.

Kadın ve erkek arasında ki saygılı dialoglar etkileyici.

Erkek olsaydım kesinlikle o dönemde geyşaları tanımak ve ilgilerine mazhar olmak isterdim :) Ayakkabılarının çıkarılmasından, tuvalete giderken eşlik etmelerine kadar bir pervane olma durumu söz konusu :)

Kitapta düşünüldüğü gibi anılar yok. Dokunaklı bir hayat hikayesi aslında. Şiddetle öneriyorum.

Dostluğa dair yazacaktım ama..

Dostum dostum güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe

Yaprak dökümleri, zamanı geldiği için mi olur? Yani dökülmek zorunda mıdır? Dala tutunup kalsak, rüzgarla savrulmasak olmaz mı?

Soru soracak zaman değil biliyorum.
Hani benim sık kullandığım bir söz vardı ya,
‘dostlar yıldızlar gibidir, bir kaybolup bir görünseler de orada olduklarını biliriz’
Kaybolduğum zamanlarda uzaklarda oluyorum. En çok da kendimden. Merak etmeyin desem, etmez misiniz?

Bazen uzaklaşmak, hızla koşup sarılmak için mesafe yaratmaktır. Mesafeler ise sadece bir nefes kadardır.
Dostlukla ilgili mi yazmam gerekiyordu boşver. Dostuma yazıyorum bu daha önemli.
Durup düşündüğüme bakma, hiç bir şeyi unutmadım.
Hele ağladığıma hiç bakma..
Bilirsin hayatıma birilerini dahil etmem zordur, ama sen merkez_kaç kuvvetimin en 34, en sağlam kolusun :) anlaşıldı mı merkez :)

Konuşmadan da anlaşmak, fedakarlık ve dönüp dönüp kucaklaşmak ana malzemeleri olsa gerek dostluğun. Süsleme için ise; bir kaç sıcak kahkaha, içten atılan mesajlar ve anıların en güzel köşede saklanması yeterli.
Bazen hayatı fazla dramatize ediyoruz, yürekteki sevgi bitmedikten sonar hiç bir şey bitmiyor.
Dostluğa dair değil
dostum için yazdım bu satırları..
Sabah kahve içmeye gelicem arka sokağa, bir günde erken kalk.:) öptüms.

15 Şubat 2009 Pazar

Eskimiş Bir Gece

‘Bu kemerden tek hamlede kenarlarını değdirmeden geçersen, usta bir şoför olmuş sayılırsın, dedem öyle söylerdi’ dedi..ve tek hamlede zorlanmadan geçti..Kalenin surlarının önüne park edip, aşağı indik.

Serin ve rüzgarlı bir gecede yanıp sönen ışıklarıyla Ankara’yı izlemek küçük sayılabilecek bir çocuk için ne hissettiriyordu şimdi hatırlayamıyorum. Tek bildiğim korkmuş ve kendimi annemsiz yapayalnız, belki bir çölde tutunacak hiçbir şeyim yokmuş gibi üzüyordu.
Bir iki kadeh sonrasında iyice sarhoş olacak kıvamdaydı. Çocukken top oynarlarken topun surlardan aşağı kaçması halinde en az 15 dakikada alıp geldiklerini anlatırken yüksekten korkan ben eğilip aşağı bakınca kaçan topu alan kişi olmak istemeyeceğimi düşünmüştüm.
İyice üşümüş, uykum gelmişti, sadece eve anneme gitmek istiyordum
Üzgün ve kahretmiş duruşundan etkilenmiştim. Yinede ona acımıyordum. Beni alıp gidecek geri dönmeyeceğiz fikri soğuktan daha çok ürpertiyordu.


Geçmişine dair hemen hiçbir şeyin kalmadığı yerde, sadece yaşlı bir aile dostları yaşıyordu. Bayramda geldiğimizi hatırlamıştım, eski tarihi evde yarı yatalak olarak yaşıyordu ve 15 senedir hiç dışarı çıkmamıştı. Evin bahçesinin kocaman ahşap kapısı bir o kadar büyük antika bir anahtarı vardı. İki katlı evin üst tarafı sanki daha sessiz ve kendini dinlenmeye çekmiş gibiydi. Gece o evde o sessizlikte yaşamaya alışmak nasıl bir şey olmalıydı?

O teyze birkaç sene önce öldü. Surlardan topu aşağıya kaçan elinde büyüyen çok sevdiği çocuğun ondan seneler önce öldüğünü, üzülmesin diye söylenmediğinden hiç bilemedi.
O gece eve döndük..Kaçta ve nasıl bilmiyorum.
Seneler oldu oraya gitmeyeli. O manastır gibi olan tarihi evin sessiz karanlık hışırtılı odalarına kapanmak ve ölmeseydi o teyzeye bakmak isterdim şu sıralar..

Ve bir gece gidip, o kemerden tek hamlede geçip surların önünde durup elimdeki topu aşağıya bırakmak istiyorum.
Belki o çocuk geri getirir diye..


14 Şubat 2009 Cumartesi

hediye kitap etkinliği

evvelzamaniçinde'nin ev sahipliği yaptığı hediye kitap etkinliğinde, Çöl Çiçeği isimli kitabı bana gönderen Yasemin'e (Ordanburdanhayattan ) buradan da tekrar teşekkür etmek istedim. Onun beğenerek okuduğunu, kendiminde severek okuyacağımı düşündüğüm bir kitap..


Waris Dirie, çölde göçebe bir yaşam süren ve kızların sünnet edilmesi gibi gelenekleri hala uygulamakta olan Somalili bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. On iki yaşına geldiğinde, yaşlı bir adamla evlendirileceğini öğrenince, çöldeki ailesini terk ederek kaçar ve onu önce Afrika'daki arkabalarına, oradan Londra'ya ve sonra da ünlü bir model olacağı Amerika'ya götüren ilginç yaşam yolculuğu da başlamış olur.

27 Ocak 2009 Salı


Yıldızlar gibi , bir anda parlar bir anda sönerim
Kayıp giderim, kimseye söylemeden sessizce.
Ve tutmak kolay değildir beni..
Bir dilek için olsa bile..
Uzaklığında kalır büyüsü, aslı toz duman içinde..
Berrin'deniz'
27.01.09

23 Ocak 2009 Cuma

Buzun Altındaki..

Sadece dokunmak istedim turuncu yeşilime..

Bir yanımdaki tüm çeyrek kalalar geçeler, buçuklar durdu. Ne kadar canlı görünsede donuk bir kartpostal gibiyim kuzeyden güneye atılmış. Benim dışımdaki bir başka ben ise son sürat yaşıyor hayatı..Yorgun bugünlerde.Yazmak bir kenara dursun okumak düşünmek uyanmak bile öyle güç geliyor ki..
Bütün pencerelerime kızıl çam ağaçları çizmek istiyorum ve mavi bir gökyüzü. Ona bakarak uyanmak kahvemi yudumlamak huzurlu renklerinde..Tüm bu yalnızlığı dindirmek çizgilerimle.. Aslı gibi olmasa da dağların sızısını görmemi engeller...değil mi?

Yazarak damarlardaki zehri boşaltabilmek ne büyük nimetmiş oysa ki. Şimdi boşaltamadığım zehirle yaşıyorum.Soğuk bir his bu, buza yatmış, önce üşümüş, donarken acıtmaya başlamış en sonunda hissizleştirmiş gibi.. Öldürmez biliyorum panzehiri de bende..Yattığım buzun altında..

Ocak ayından umutluydum, bir yaş daha büyütecek beni diye değil. Neden bilmem severim bu ayı…


Umut’ pet şişede yaşayan minik bir balıktı’ yazmışım defterin bir kenarına.On bir sene u_mutsuz_mu geçmişti. Umut yaşamana neden iken öldürdüm seni..Beni duymadığını da biliyorum..

Şimdi, şu dakikada senin ve dağınık cümlelerim kadar özgürüm..

3 Ocak 2009 Cumartesi

Piraye & İnci Küpeli Kız

PİRAYE
Bir süredir merak ettiğim bir kitaptı 'Piraye'. Hemen hemen kişisel bir günlük havasında yazılmış, oldukça sürükleyici bir o kadar da alışılagelmiş bir konusu var. Tv dizisi tadında, elimde bir senaryo varmışcasına okuduğum bir kitap oldu. Beklentimin altında bulduğumu söylemeliyim. Piraye karakterini kendime yakın bulmadığım gibi bazı kısımlarda antipatik geldiği de oldu.

İstanbul kızı kendince devrimci olduğunu düşünen okumuş aydın Piraye'nin aynı fakültede okuyan Diyarbakırlı Haşim Ağa ile olan yakınlaşması ve ardından evliliği.. kültür farklılıklarının evliliğe nasıl gölge düşürebileceğini bu kitapta da görebiliyoruz. Yalın aklı yormayan anlatımıyla günlük yaşamından biraz uzaklaşmak isteyenlerin okuyabileceği, edebi yönden zengin bulmadığım bir kitap. Arkadaşımın bazı kısımlarında gözyaşlarına boğulup günlece etkisinden çıkamadığı kitapta benim sadece tek bir yerinde gözlerim doldu, oda Piraye'nin babasının kızını evlendirdiği dakikalarda ki gözyaşlarına..

İNCİ KÜPELİ KIZ

Dün gece başlayıp bugün öğleden sonra bitirdiğim yer yer çok çarpıcı bulduğum 'inci küpeli kız'

Dünyanın en sevilen portrelerinden biri olan ve 'Hollanda'nın Mona Lisa'sı olarak tanımlanan, Felemenkli ressam Jan Vermeer'in 'İnci Küpeli Kız' adlı portresi, büyük bir gizem taşımaktadır. Portredeki model kimdi ve neden resmi yapıldı? Bize bakarken aklından neler geçiyor? O iri gözleri ve esrarlı gülümsemesi masum mu yoksa baştan çıkarıcı mı? Ve neden inci bir küpe takıyor?Tracy Chevalier'nin, sanatsal bakış açısı ve duygusal uyanış üzerine kurduğu 'ışık' dolu bu romanda, tarih ve kurmaca kusursuz bir biçimde bir araya geliyor. On altı yaşındaki Griet'in gözünden, 1960'lı yılların Hollandası, Vermeer'in en ünlü resimlerinden birine ilham veren geçn kadının düşlerle dolu portresiyle, baş döndürücü bir biçimde canlanıyor.

Özellikle mekanlar ve nesneler öyle güzel şekillendirilmiş ki. Gerçek bir roman tadında..Bölüm sonlarında etkileyici kısa cümlelerin olabildiği, suskun ve içte yaşanan aşkın ne kadar onurlu olduğunun kanıtı olan satırlar..
Kitaptan alıntı iki cümle yazıyorum ki bunlar sevdiğim ve bana yakın tarzda ..
'Odadan çıktıktan sonra yüzü bir parfüm gibi havada asılı kaldı'
Bir diğeri ' Temizlemek için yaralarını yalayan ama onları daha da derinleştiren bir köpek gibiydim'
Kitaptan uyarlanarak çekilen filminin de muhteşem olduğu söyleniyor. Ancak uyarlanan eserlerin filminden önce kitabını okumayı seviyorum ve kitabından aldığım lezzeti alamıyorum filmlerde.
Resime boyalara renklere ışığa gölgeye estetiğe ayrı bir ilgim olduğundan kitabı kendime daha bir yakın buldum..Evet etkilendiğim kitaplardan ve karakterlerden oldu zeki, cesur ve onurlu hizmetçi Griet..