3 Eylül 2008 Çarşamba

nostalji / benim için sonbahar

Mevsimlerin ikindisi, yanağımızdaki pastel dokunuştur sonbahar..
Kızıl, kahverengi, hardal gölgelerdir, tatlı, serin rüzgarla saçlarımıza karışan.
Çıtırdayan yapraklar, yüklü bulutlarla romans yaşarken hafiften burnunun üşümesidir.
Kahverengi kadife bir ceketin cebinden, geçen eylülden kalma alışveriş fişini bulmak ve ürpermektir deniz kenarında, çayını yudumlarken.. sonbahar…Yağmurdur, topraktır, rüzgardır, çatlamış dudaktır, unutulan şemsiyedir takside, kestane kebabı düşünürken.Ve dönmektir tüm yollardan beş çayı saatinde…

3 eylül 07
& Geçen sene tam da bugün yazıp yayımlamışım sonbaharla ilgili bu yazımı. Her zaman söylenecek yeni sözler, kurulacak cümlelerimiz var elbet, ancak bazen geriye dönmek de güzel oluyor, MUTLU SARILAR, GÜÇLÜ KAHVERENGİLER, UMUTLU RÜZGARLAR VE NİCE SONBAHARLAR DİLİYORUM..&

2 Eylül 2008 Salı

Öykü'nün Öyküsü II

Kim olacak tabi ki annen, henüz sen dünyada yoktun o zaman dedi Selvi, içindeki parçalanmayı aksettirmeden her zamanki yumuşak ses tonuyla..Öykü, öylece bakmaya devam etti annesiyle babasının yan yana olduğu fotoğrafa..Ne bir ses ne soluk nede fazladan bir ifade vardı yuvarlak şirin yüzünde küçük kızın.
Apar topar albümleri toplamaya başladı Selvi, bir yandan da saatin geç olduğunu kızlara artık yatmaları gerekiğini söylüyordu..
Öykü, o gece alışkın olduğu boşluk ve buruklukla yatağa girdi. Selvi yarı öfkeli, 'hiç mi göstermiyorlar bu çocuğa annesin fotoğraflarını, bu haksızlık,ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim..dedi Cihana..
Cihan, konunun kapanması gerektiği sinyallerinises tonunda hissettirerek, asıl haksızlığı daha dört yaşındaki çocuğunu terk edip giden Suna yaptı. Ne yaşıyor, ne ölü sadece bir hiç olarak kaldı geride dedi. Selvi, sessizce merdivenlerden üst kata çıktı..

Aynı gece Suna,evinin salonun bir ucunda öylece oturuyordu.Sevdiği bol yıldızlı gecelerden biriydi ama farkında değildi. Kendini sorgulamaya başladığında ağzını bıçak açmaz, birkaç adım daha gömülürdü kendine.
Geçen bunca sene Hakan'la inanılmaz mutlu olmuştu ancak yarım ve gölgeliydi günleri. Sanki dünyanın tüm ormanları aynı anda içinde yanıp tutuşuyordu ve hiç dinmiyordu alevler. Minik kızının daha da minik elleri ışıl ışıl gözleri bir an olsun aklından çıkmıyordu. Nasıl bir çelişkiydi bu ve daha da önemlisi daha ne kadar dayanabilecekti, bir şekilde görmeli kendini affettirmeli dolması mümkün olmayan boşlukları bir an önce doldurmalıydı. Geçen yedi senede bir kez dahi sesini duymamış, Selvinin arasıra gönderdiği fotoğraflardan başka da yüzünü görmemişti Öykü’nün.
Şimdi karşısına çıkıp , böyle yapmaktan, başka çarem yoktu mu diyecekti? O evde babasıyla yaşamanın ne kadar zor ve yıpratıcı olduğunu, karabasanlardanda kara olduğunu küçükcük bir çocuğa nasıl anlatabilirdi, ona sahip çıkan, seven, koruyan babasının yaptıklarını hangi kelimelerle bakışlarla belli edebilrdi?

Suna derin bir iç çekti, ilk zamanlar da insan gibi yaşabilmek, bir nebze mutlu olabilmek için kendine yeni bir hayat çizmesini olağan karşılarken şimdi şimdi anneliğini sorguluyordu, hatta sorgulaması bitmiş anne olmadığına olamadığına karar vermişti. Bir aşka değildi kızını tercih ettiği, yaşadığı mutsuzluktan kurtulmak bir anlamda onur mücadelesi için çıkmıştı yola. Ve bu yolda yürürken, en ışıksız zamanlarında yitirmeye başladığı benliğini tekrar bulmasına sebep olmuştu Hakan. Ve sevgiyi, şefkatin en güzelini vermişti Suna’ya.

Anahtar sesiyle irkildi Suna, Gelen Hakandı. Her zamanki müşfik gülümsemesi vardı yüzünde. Sunanın dizlerini göğsüne çekerek sessizce oturmasından anladı üzgün olduğunu.
Gitmeye, onu görmeye karar verdin değil mi? dedi. Suna'nın saçlarını okşayarak.
Evet anlamında başını salladı Suna.

Öykü, sarı ışıklı, palyaçolu gece lambası olan bir odada sessizce uyurken, annesi çok uzaklarda bir dilek tuttu ikisi için.


&& Devam edecek &&

31 Ağustos 2008 Pazar

Öykü'nün Öyküsü

Yaz tatilinin son haftasıydı. Bu yaz bitmek bilmedi Öykü için. Babasıyla baş başa yaptığı on günlük tatil dışında pekte parlak geçmemişti günleri. Üstüne üstlük iki senedir beslediği çok sevdiği su kaplumbağası da ölmüştü birkaç gün önce. Babasıyla aynı evde yaşamalarına rağmen çalışma saatlerinin düzensizliği ve iş yoğunluğundan dolayı çok az görüyordu onu. Herşeye rağmen beraber geçirdikleri kısıtlı zamanda babası Öykü’den ilgi ve sevgisini eksik etmiyordu.

Oldukça sıcak bir gündü, evlerinde her zamankinden farklı bir hareket vardı. Babaannesi ve dedesi üç günlüğüne bazı alım satım işleri için memleketlerine gidiyorlardı. Öykü’de babasının en yakın arkadaşı olan Cihan Amcalarında kalacaktı. Hiç değilse bu sayede monoton günlerine biraz renk gelecekti. Cihanla Selvi’nin kızları İdil, Öykü ile aynı yaştaydı ve iki kız beraber vakit geçirmekten hoşlanıyorlardı.

İdillerde kalacağı haberini alır almaz neşelenmişti Öykü. Sırt çantasına üç gün için ayrı ayrı kıyafet, pijama takımı, diş fırçası, günlüğünü ve Barbie bebeği Sofia’yı koydu. Babannesi ve dedesi çoktan hazırlanmış cıkmak için oğullarının gelmesini bekliyorlardı. Çalan telefona Öykü baktı. Babası işinin uzayacağını hatta şehir dışına çıkma ihtimali olduğunu bu nedenle gelemeyeceğini az sonra Cihan Amcasının gelip onu alacağını söylüyordu. Öykü babasını göremeyeceği için üzülmüstü ama az sonra çalan kapıda İdil’in geldiğini görmesi üzüntüzünü unutturdu. Hep beraber evden çıktılar. Babaannesi ve dedesinin bindiği taksinin ardından el sallayıp İdillerin arabasına bindiler. Cihan, babasının aksine sevecen, güleryüzlü ve komik biriydi. Kendilerinde misafir olacağı için ne kadar mutlu olduklarını söyledi dikiz aynasından bakıp gülerek..

Yol boyunca İdille internetteki oyunlardan ve sevdikleri şarkılardan bahsettiler. Çok geçmeden bahçe içindeki iki katlı evlerine geldiler. Selvi teyzesi gülerek kapıda karşıladı onları. Uzun boylu zarif ve çok güleryüzlüydü. Evden dışarı mis gibi kek kokusu geliyordu. Keyifle içeri girdiler. Kadının sevecenliği, İdilin annesine yakınlığı Öykü’ye kendini tuhaf belkide buruk hissettirmişti. İçten içe neşesi kaçmış, herkese her şeye yabancılaşmıştı o saniyede. İlk defa görmüyordu onları bu şekilde ama, bu sefer farklıydı sanki. Öykü’nün yüzünde canı yanmış gibi bir ifade vardı ve hemen fark ediliyordu. Evdekilerde anlam veremediler ama üzerinde fazla durulmadı. Neticede henüz 11 yaşında bir çocuktu, kimbilir neler geçmişti aklından, belkide babasını özlemişti, yabancılık hissetmişti. Evin köpeği yaramaz Pluton bu tuhaf havayı anında dağıttı. Öykünün neşesi yerine gelmişti. Bir süre sonra İdilin üst kattaki odasına çıkıp eşyalarını yerleştirdiler. Selvi yemeğin hazır olduğunu haber verdi, aşağıdan tatlı tatlı seslenerek. Sıcak bir akşam yemeği onları bekliyordu.
Yemek sonunda, geldiklerinde kokusunu aldığı kremalı portakallı keki ikram etti Selvi. O ara Pluton sehpanın altına kıvrılmış ara sıra iç çeke çeke uyuyordu. Cihan televizyon izliyor, kızlar sohbet ediyordu.

İdil annesine albümlere bakmak, Öyküye bebeklik fotoğraflarını göstermek istediğini söyledi. Selvi az sonra üç kocaman albümle yanlarına geldi. Üçü beraber yere oturup bakmaya başladılar. Neredeyse yüzlerce fotoğraf vardı. Cihanın askerlik fotoğraflarından İdilin doğumu, İdilin anaokulu resimleri, bir sürü akraba fotoğrafları derken Öykünün gözüne Cihanla Selvi’nin düğün fotoğraflarından birisi ilişti. Bu fotoğrafta babasının olması dikkatini arttırmıştı. Babasının saçları daha gürdü ve oldukça zayıftı, yine belli belirsiz gülümsemesi vardı yüzünde. Hemen yanında babasının hafifçe sarıldığı kadına dikkat kesildi Öykü. Ne kadar içten gülüsemesi vardı ve çocuk gibiydi yüzü. Merakla, babamın yanındaki bu kadın kim? Diye sordu Selvi’ye..

&& Devam edecek &&

29 Ağustos 2008 Cuma

kelime oyunları /alışkanlık

Sevdiğim şeylerin alışkanlık olmasından korkarım hep. Sevdiğin için alıştığını düşünürken, alıştığın için sevmeken vazgeçersin bir süre sonra..
Her ne kadar, alıştıklarımızla güvende hissetsekte kendimizi aynı ritimde dans ederiz sürekli. Müzik biter farketmeyiz.
Ne sevdiğim için alışmak nede alıştığım için sevmeliyim..Alıştığım için yaşamamalıyım hayatı..
Bir şehre, o şehrin çatılarına, dağlara tepelere bakan pencereme, rüzgarla savrulan arsız perdelerime alışacağım bir süre sonra. Biliyorum..
Oysa koca bir tabak Akdeniz salatasıyla, buzlu naneli nefis limonatayı her zaman seveceğim..

28 Ağustos 2008 Perşembe

Başlık bulamadım

Ağustosun 26'sında bloğum 1. yaşını doldurmuş, tesadüfen farkettim bugün..Çok sevgili arkadaşım Handan sayesinde farkettim bu blog olayını..Yazılarını şiirlerini blogda toplasana demişti, o ana kadar bloglarda sadece takı ve yemek tarıflerı olduğunu sanıyordum :) çok fazla örneğini de görmemiştim. Bir heves başladım, bugünlere geldim..Üzerinden uzun zaman geçince sanki ben yazmamışım gibi okuyup yorumlayabiliyorum ve açıkçası hoşuma gitti yazdıklarım..Sonra an be an o günleri yaşadım, eklediğim her postta. Son üç aydır yerleşik düzenimin olmayıp yoğun günler geçirmem dolayısı ile boşladım sayfamı, yazılarımı, daha önemlisi hayatımı..Boşlamak değil belki ertelemek daha yerinde..
Bu zaman zarfında okumaktan zevk aldığım bir çok arkadaşım oldu, keyifli paylaşımlarda bulunduk. Zaman zaman kelimelerimi tükettiğimi farkedip, silmeyi düşündüm..Öyle veya böyle hala burada turuncu yeşilimdeyim..
Yazılarımda genelde hüzünlü bir profil çizsemde, gayet neşeli, eğlenceli ve yaşamayı çok seven biriyim..Sanırım hüzünlerimi, özlemlerimi, bekleyişlerimi yazmak daha kolay ve bu yolla atıyorum belki içimden..
Şimdi şu saatte bir şehrin cılız ışıklarını görüyorum 5.kattaki evimin penceresinden..Tek duyduğum rüzgarın sesi..
Yeni bir ev, yeni bir dünyadayım..Vazomda güller..

Banadair..öylesine satırlar..
01:06

14 Ağustos 2008 Perşembe

gölge oyunu

Şimdi şimdi anlıyorum,amansız yalnızlığı. Ne tarafa dönsem sadece kendimi görüyorum, solgun ama duru yüzüm uzun kumral saçlarımla süratle akıp giden bir trenin penceresinde. Demir raylarda ezilen gölgeler benden daha az acı çekiyor ve mutlular benden daha..
Gölge ve ben ve raylar..
Kırılgan hayatının en kırılgan yerinde..Ankara'da..
Gölgeler, eğlence bitti..Dağılabilirsiniz..

23 Temmuz 2008 Çarşamba

minik fokumun doğum günü

24 temmuz minik fokumun doğum günü..
iyiki varsın bebeğim, özlemim, arkadaşım, gurbetim..

Geçen sene kızım için bu şiiri yazmıştım..

Dört seneye dört mevsim düstü
Her biri bir yıl sürdü
Mevsimlerin en güzeli gülüsündü
Her yıl bir isim verdim sana...
UMUT dedim
DENİZ dedim
YAGMUR dedim
Bu seneki ismin de ISIK...olsun..bebegim...

VE BEŞİNCİ DOĞUM GÜNÜNDE DE 'SILA' İSMİNİ VERİYORUM KIZIMA..


17 Temmuz 2008 Perşembe

çarşambayı sel aldı

Beyaz bir duvara ne kadar süre bakabilirdi, nikahına dakikalar kalmış, tüm davetlilerin sesi kulağındayken her şeyi yarım bırakıp şiddetle oradan kaçmak isteyen gelinler gibiydi. Çoğunlukla TRT’de izlediği o çok sevdiği romantik komedi filmlerinde değildi. Bu yazılıp çizilmiş dakikalar ne romantik nede komikti. Oysa gülmeyi severdi, en çok da kendisine..

Karanlıkta uzanmış, televizyonun yanıp sönen ışıklarının kaypak ritminde ne uyumak nede uyanık kalmak istiyordu.
Güven duygusunun boşalan yerine hangi duyguyu koymalıydı ki yalnızlık acıtmasın..

Kendisini dinlemeyi sevmezdi, keşke sevseydi..Sevseydi dinlerdi, dinleseydi üzülmezdi..

İstanbul’da yağan yağmurun Ankara’ya gelmesi hiç uzun sürmez. Yalnızca yağmur geldi bugün.
Ve sel aldı götürdü her şeyi, çarşambayı da..


16.07.08 Ankara

16 Temmuz 2008 Çarşamba

dikenli tel

Sağ bileğimde dikenli teller, sol tarafımda sevinçli bir anahtarlık, kulağımda aylar önce dünyanın bir ucuna giderken trende dinlediğim hüzün aromalı bir balkan türküsü, göğsümde bir acı, nefesimde bir zorlama, omuzlarımda ağırlık, gözlerimde uyku, midemde bulantı, aklımda hiç görmediğim bir şehir, günümde bir dost, gecemde buzdolabının sesi…

Ne çok söz söyledik, hiç söz dinlemedik..
Suskunluk bir yudum su gibi, ne çok şeyden kıymetli. Hayır kırgın değilim yorgunum beklemekten, beklediğimi bilememekten.. Hayır ben iyiyim sadece konuşmak istemiyorum. Hayır dedim ya..


Turuncu bir çanta beğendim bugün ve bir ülkeye seyahat düşledik en sevdiğim ayda ocak ayında, ardından iki gün sonrası için bir şeyler planladık gülüştük, birileri doğum günü mumları üflüyordu o sıralar, mutlumuydular bilmem sakindiler sadece. Ben sakinken mutluyumdur genelde ve bir fincan kahveyle kitap okurken sessizce..
Sessizce yürüyüp giderken birde..


15.07.08 Ankara

2 Temmuz 2008 Çarşamba

1 kronluk gün

En fazla ortası delik Norveç kronu kadar ilginçti içinde bulunduğu gün... Suç oranı artmış beyninde tek bir güvenli bölge yoktu. Bu sessizlik, sessizlikteki tik taklar ne kadar yabancıydı ve öğlen uykusu sakinliği..
Huzursuz bir ruh ve yorgun bir beden ne kadar uyumlu olabilirdi, bu bilmem kaç fit derinlikte yaşanan yalnızlık gününde..
Sanki bu evde, bu serinlikte yoğurtlu makarna yiyip çalan telefonlara cevap vererek, kolunu dahi kaldırmak istemeden sevdiği ve inandığı herşeyi kendinden uzaklaştırmak isterken ve el yazısının zaman içinde ne kadar sabırsız olduğunu görerek yaşıyordu. Daha korkuncu da yaşamaya devam edecek olma düşüncesiydi.
Kendine yardım ve yataklık yapmaktan usanmıştı.
Bu defa yalnızdı..
Üzerini örtecek birinin geleceğinden emin şekilde uyumak istiyordu. Uyandığında özünden bilip tanımadığı hiç bir yere gitmemiş olacaktı...
Uyudu..

01.07.08 Ankara