27 Ocak 2009 Salı


Yıldızlar gibi , bir anda parlar bir anda sönerim
Kayıp giderim, kimseye söylemeden sessizce.
Ve tutmak kolay değildir beni..
Bir dilek için olsa bile..
Uzaklığında kalır büyüsü, aslı toz duman içinde..
Berrin'deniz'
27.01.09

23 Ocak 2009 Cuma

Buzun Altındaki..

Sadece dokunmak istedim turuncu yeşilime..

Bir yanımdaki tüm çeyrek kalalar geçeler, buçuklar durdu. Ne kadar canlı görünsede donuk bir kartpostal gibiyim kuzeyden güneye atılmış. Benim dışımdaki bir başka ben ise son sürat yaşıyor hayatı..Yorgun bugünlerde.Yazmak bir kenara dursun okumak düşünmek uyanmak bile öyle güç geliyor ki..
Bütün pencerelerime kızıl çam ağaçları çizmek istiyorum ve mavi bir gökyüzü. Ona bakarak uyanmak kahvemi yudumlamak huzurlu renklerinde..Tüm bu yalnızlığı dindirmek çizgilerimle.. Aslı gibi olmasa da dağların sızısını görmemi engeller...değil mi?

Yazarak damarlardaki zehri boşaltabilmek ne büyük nimetmiş oysa ki. Şimdi boşaltamadığım zehirle yaşıyorum.Soğuk bir his bu, buza yatmış, önce üşümüş, donarken acıtmaya başlamış en sonunda hissizleştirmiş gibi.. Öldürmez biliyorum panzehiri de bende..Yattığım buzun altında..

Ocak ayından umutluydum, bir yaş daha büyütecek beni diye değil. Neden bilmem severim bu ayı…


Umut’ pet şişede yaşayan minik bir balıktı’ yazmışım defterin bir kenarına.On bir sene u_mutsuz_mu geçmişti. Umut yaşamana neden iken öldürdüm seni..Beni duymadığını da biliyorum..

Şimdi, şu dakikada senin ve dağınık cümlelerim kadar özgürüm..

3 Ocak 2009 Cumartesi

Piraye & İnci Küpeli Kız

PİRAYE
Bir süredir merak ettiğim bir kitaptı 'Piraye'. Hemen hemen kişisel bir günlük havasında yazılmış, oldukça sürükleyici bir o kadar da alışılagelmiş bir konusu var. Tv dizisi tadında, elimde bir senaryo varmışcasına okuduğum bir kitap oldu. Beklentimin altında bulduğumu söylemeliyim. Piraye karakterini kendime yakın bulmadığım gibi bazı kısımlarda antipatik geldiği de oldu.

İstanbul kızı kendince devrimci olduğunu düşünen okumuş aydın Piraye'nin aynı fakültede okuyan Diyarbakırlı Haşim Ağa ile olan yakınlaşması ve ardından evliliği.. kültür farklılıklarının evliliğe nasıl gölge düşürebileceğini bu kitapta da görebiliyoruz. Yalın aklı yormayan anlatımıyla günlük yaşamından biraz uzaklaşmak isteyenlerin okuyabileceği, edebi yönden zengin bulmadığım bir kitap. Arkadaşımın bazı kısımlarında gözyaşlarına boğulup günlece etkisinden çıkamadığı kitapta benim sadece tek bir yerinde gözlerim doldu, oda Piraye'nin babasının kızını evlendirdiği dakikalarda ki gözyaşlarına..

İNCİ KÜPELİ KIZ

Dün gece başlayıp bugün öğleden sonra bitirdiğim yer yer çok çarpıcı bulduğum 'inci küpeli kız'

Dünyanın en sevilen portrelerinden biri olan ve 'Hollanda'nın Mona Lisa'sı olarak tanımlanan, Felemenkli ressam Jan Vermeer'in 'İnci Küpeli Kız' adlı portresi, büyük bir gizem taşımaktadır. Portredeki model kimdi ve neden resmi yapıldı? Bize bakarken aklından neler geçiyor? O iri gözleri ve esrarlı gülümsemesi masum mu yoksa baştan çıkarıcı mı? Ve neden inci bir küpe takıyor?Tracy Chevalier'nin, sanatsal bakış açısı ve duygusal uyanış üzerine kurduğu 'ışık' dolu bu romanda, tarih ve kurmaca kusursuz bir biçimde bir araya geliyor. On altı yaşındaki Griet'in gözünden, 1960'lı yılların Hollandası, Vermeer'in en ünlü resimlerinden birine ilham veren geçn kadının düşlerle dolu portresiyle, baş döndürücü bir biçimde canlanıyor.

Özellikle mekanlar ve nesneler öyle güzel şekillendirilmiş ki. Gerçek bir roman tadında..Bölüm sonlarında etkileyici kısa cümlelerin olabildiği, suskun ve içte yaşanan aşkın ne kadar onurlu olduğunun kanıtı olan satırlar..
Kitaptan alıntı iki cümle yazıyorum ki bunlar sevdiğim ve bana yakın tarzda ..
'Odadan çıktıktan sonra yüzü bir parfüm gibi havada asılı kaldı'
Bir diğeri ' Temizlemek için yaralarını yalayan ama onları daha da derinleştiren bir köpek gibiydim'
Kitaptan uyarlanarak çekilen filminin de muhteşem olduğu söyleniyor. Ancak uyarlanan eserlerin filminden önce kitabını okumayı seviyorum ve kitabından aldığım lezzeti alamıyorum filmlerde.
Resime boyalara renklere ışığa gölgeye estetiğe ayrı bir ilgim olduğundan kitabı kendime daha bir yakın buldum..Evet etkilendiğim kitaplardan ve karakterlerden oldu zeki, cesur ve onurlu hizmetçi Griet..


28 Aralık 2008 Pazar

'Kova'lamaca

Emanetçide unutulmuş bir çanta yada sokak lambasından sarkan buz parçaları gibi hissederken kendimi, yılın en sevdiğim her zaman sebepsiz neşe ve mutluluk yaşadığım dönemini iç ve dış dünyamda ki sessizlik ve kıpırtısızlıkla geçirmişim yeni aydım.

2009 Kova burçlarının olacakmış, 9 uğurlu sayım bu mümkün olabilir. Ancak yarın için bile plan yapmazken koca bir seneye dair fikir yürütmem karda kış lastikleri olmadan araba kullanmaya benziyor.

Çok sevdiğim şeylerden bir anda soğumam inanılmaz ama anlamsız gelmiyor bu aralar.
Son bir aydır müzik dinlemiyorum, eskiden olduğu gibi iki gecede kitap bitirmeyi seviyorum ve pencereyi açıp sıcakla buz gibi hava arasında kalmayı. En çokta boş sayılabilecek yolda hız kesmeden sürat yapmayı.

Hala geceleri neskafe içiyorum ve gündüzleri Türk kahvesi. Bu sene hayatı ‘kova’layacağım ve iki konuda alacağım ifadesini. Okumak yazmaktan keyifli bu günlerde. Birde dilek ve şikayet kutuma atıyorum içimden gelenleri sessizce..işte böyle..
İç ‘deniz’ de yolculuk devam ediyor..İnecek var diyen yok..


18 Aralık 2008 Perşembe

Mor Şemsiyeli Kadına


Yüz yıl yaşamış ama hep genç kalmış,
yağmur damlasından deniz yapmış kendine...
Mor şemsiyesi elinde...


Demiştim, geçen sene senin için yazdığım yazıda..Mor şemsiyen yok artık elinde, alabildiğine ıslanıyorsun sağanak yağmurlarda..Bazen sarıp sarmalayıp kundaklamak isterken seni bazende yaslanmak istiyorum güvendiğim sırtına..Ve bu doğum gününde 66 turuncu mum yakacağım 33 gün üst üste :))
TÜM YAĞMURLARIM SENİN OLSUN..DOSTUM..

14 Aralık 2008 Pazar

Mavi Saçlı Kız

İçerdeyken dışarıyı izlemek, dışarıdayken içeriyi özlemek.Tüm pencerelerin kenarından..

Şehirlerarası yollar zihin süzgecini elden geçirip temizlemenin, uzun uzun düşünmenin yada durduk yere gözlerinin dolmasını sağlayacak en ideal yerlerdendir. Nereye gittiğinin pek bir önemi yoktur, elektrik direkleri ve küçük köy evleri ve Orta Anadolu’nun kehribar rengi garip bir huzur, hüzün ve şükür duygusu hissettirir insana. Dedi trende tam karşımda oturan ve yüzü bana yabancı gelmeyen mavi saçlı kız. Sol bileğinde bir şeytan dövmesi, parmağında diyagonal gümüş bir yüzük ve elinde Hermann Hess’in Bozkır kurdu kitabı vardı. Sonra konuşmaya devam etti..
Dur tahmin edeyim şu anki ruh halini, doksanıncı dakikada gol yemiş yada varacağın kente son on kilometre kala kaza yapmış gibi değil mi? dedi..
Gülümsedim..
Ardından, İmkanın olsa hayatını delete tuşuna basıp sıfırlarsın dedi muzipçe.
Kahkaha attım.
Gülme, bunu yapabileceğin bir yer biliyorum dedi. Sonra..
O an sadece dinledim..
Şimdi, hemen bu trenden in ve gittiğimiz yönün tam tersine doğru yürümeye başla. Evet evet geldiğin yöne doğru gideceksin. Uzaklaşıp kaçmak hiçbir şeyi silmiyor, aksine karalıyor sana dair her şeyi..Daha yakına en yakınına içinin ücra sokaklarına geri dön..derken, Dadyy Yankee’nin Rompe şarkısı trenin dingin ahengini bozdu..telefonun alarmını susturdum, bir süre kıpırdamadan yattım. Ardından kitaplığıma yürüyüp Bozkır kurdunu aldım. Sayfalarında mavi boya lekeleri vardı. Şaşırmakla mutluluk arası bir hisle kitaba sarıldım. Kokladım. Hiçbir yöne gitmeyip olduğum yerde kala kaldım. Ve o an ruh halimi tam olarak tanımlayan bu kızın adını hatırladım..Adı Gümüş’tü..Onu en son on bir yıl önce görmüştüm..

3 Aralık 2008 Çarşamba


Büyüleyici akordiyon sesiyle bir Fransız filminin içinde, puslu bir sabaha uyanmış, bisikletiyle dar ara sokaklardan okuluna giden, kirasını zar zor ödeyebildiği bir çatı katında yaşamaya çalışıp, akşamları daha çok yaşlıların geldiği bir kafede garsonluk yapan bir kız olmak istedim..Böyle bir senaryonun sonunda büyük olasılıkla sürpriz mutluluklar bekleyecekti kızı..

Tüm bunları, eylülden kalma güneşli bir havada henüz alışıp alışmadığıma karar veremediğim bir yerin hiç alışık olmadığım bir parkında, alışık olmasam da sevdiğim, yarısı kırık bir bankın üzerinde elimde beslenme çantası, suluk, mont ve anahtarlığımla oturmuş..neşe içinde salıncakta ayakta sallanıp ‘biraz daha hızlanıp uzaya kadar çıkacağım’ diyen pembe çizmeli kızımın yüzüne bakıp hangimiz daha şanslı yada şanssızız diye düşünürken düşündüm..O herkesin bildiği, salıncağın gıcırtısı kulaklarımdaydı..Akordiyon sesini bölüp haksızlık ediyordu bana..

Hiçbir kapıyı gürültüyle çarpıp çekip gitmediğimden olsa gerek, sessiz gidişlerimin aksine cam çerçeve ne varsa indirip tüm kapıları olabildiğince hızlı çarpıp gitmek istiyordum. Sanki milyon tane göz aynı anda beni izliyordu, şimdi dolu dolu olan gözlerimi silsem ağlamaklı olduğum hissedilecekti ve bu en son istediğim şeylerdendi.
Sonra eve doğru yürürken düşündüm de Türk filmleri Fransız filmlerinden biraz daha gerçekçiydi..


2 Aralık 2008 Salı

yazdım bir kenara :)

HAYAT, SÖYLENENLERDEN SÖYLENEMEYENLERİ ÇIKARTMAKTIR..

Made by TATLIŞURUBUM

Yaz bunu bir kenara hatuncum :) diye mesaj geldi telefonuma az önce Aylin'den...
Hazır elimin altındayken buraya yazıvereyim dedim:)
Çok güzel düşünmüş ve kelimelere dökmüşsün, hayatı anlayabilmek sabır ve zeka işi oluyor bu durumda..

1 Aralık 2008 Pazartesi

'DÖN'me Dolap..

Çoğu kez dünyanın kendi etrafımda döndüğünü zannederken aslında ne kadar yanılmışım. Başım dönmeye başladığında anladım ki kendi etrafımda dönüp durmuşum bunca zaman..

Aynı zamanda dünyanın etrafında dönerken 365 günlük turumda değişik yüzler, aldanışlar, komik maskeler, çift şeritli yollar, kutlamalar, unutmalar, taklitçiler, bekleyişler, umut etmeler, aslalar, teşekkürler, karmaşık ruhlar, selamlar, sabahlar, ışıksız odalar, dostlar, kurtlar, tencereler ve kapaklar gördüm. Her dönüşümde hiçbir şeyi aynı bulamadım.Bulmak istedim mi bilmemiyorum..
Ben Dünya'nın, Dünya Güneş'in etrafındayken, Güneş, yalnız Dünya'yı sevdi..hiç yaklaşmadan uzaktan. Yaklaşırsa yakıp kül edeceğini biliyordu...
VE, Dünya, yalnızca kendini sevdi..
Ben?
Ben, Güneşe saygı duydum, Dünya'yı duygusuz buldum, en çok denizin mavsini, yıldızların pırıltısını, daldaki kirazın rengini çakıl taşlarını ve karıncaları sevdim..


Hadi şimdi, dön Dünya, dönme dolap..

27 Kasım 2008 Perşembe

Büyüyoruz...MU?

'Kelimeler tükeniyor yavaş yavaş..ne desem ne yapsam bilemiyorum. Uçsam gelsem yanına. Sarsam sarmalasam geçti desem kabustu desem, güzel bir kahvaltı hazırlasam sana ve kahvemizi içsek, dergilerimizi okusak. Puslu hava olsa. Sen kırmızı ben siyah bir kazak giymiş olsak'

Gerisini getirememiştim gece yağmurdan hızlı düşmeye başlamıştı göz yaşlarım tıpkı daha önce seninkilerin olduğu gibi..
Şimdi seni alıp çok uzaklara gitmek istiyorum, ölümün ve haksızlığın olmadığı bir yere. Geleceğini biliyorum benimle..Çok bir şey almayalım yanımıza hele ki şemsiye hiç. Tamam araba da steyşın olmasın. 'Bozar bizi aile modu' dediğini duyuyorum sen allığınla kahve fincanlarını unutma bende bir kaç kitap ve pasiflorayı. Çocuklar hazır sen merak etme, gittiğimiz yerde güvende olacaklar ve hep mutlu. Saat on buçuk olmuş geç kaldık, artık gitmeliyiz. En azından öğlene kadar haksızlığın olmadığı bir yerde olmalı gece yarısı olmadan ölümsüz ülkeye varmalıyız. Yol üzerinde, intikam denen soğuk meze yapan bir yerde dururuz. Ben o mezeden hiç yemedim demiştim ya bir tadına bakarız.
Hayat adil değil dedin ya, artık sorgulamıyorum adaletini..Dik durdukça, güçlü oldukça sırtına biraz daha yük bindirip tamda yere sağlam basan ayaklarımıza vurup kasti faul yapan hain bir oyuncu bu hayat. Hakem nerde uyuyormu?

Tezahurata gerek yok sussun herkes. Sende gülme şimdi, tamam biliyorum futbol da konuşmayacaktık.
Şimdi ..
Ben biraz daha ağlayım, uzun zamandır birikenleri atayım. Sen ağlama..

(ellerim klavyede gözlerim ekrana dalıp bakmaya başladığımda ve bu şekilde dakikalar geçtiğinde biliyorum ki yazacaklarım bitmiş, yarım kalmış gibi görünüyor ama değil, sadece bitmiş)