Ruhumdaki inatçı lekeleri çıkarmaya çalışırken bir baktım ki renk vermeyen kaliteli duygularımı da zedelemişim..
Kalbimin arka sokaklarında yangından ilk kurtarılacak anıları kurtaramayıp, küçük mutluluklar dahil hiçbir şeye sahip çıkamadığımı anladığımdaki hisler bilmediğim koca bir şehrin ortasında kaybolmakla aynıydı belki de..
Oysa bir şehrin ortasında kaybolmak, kendi arka sokaklarında kaybolmaktan daha az sancılıydı. Bu sokaklar nedense hep dar ve karanlıktır ve ihtiyacın olduğunda yardım edecek kimseyi bulamazsın..kendin dahil..el yazını tanıyamaz kokun bile yabancılaşır kendine.
Kaç yangın çıkar ve sen (ben) sadece izlersin.
Lekeler, anılar, dağların etekleri, geçmişe dair ve hatta geleceğe dair her şey uçuşur gider.
Geriye genzindeki yanık kokusu kalır.
Birde unutmak istemediğin bir tek gün..
1 Ekim 2009 Perşembe
24 Eylül 2009 Perşembe
Şimdi okullu olduk.
Minik fokum bugün 1.sınıfa başladı. Ekoseli okul eteği, kırmızı süveteri, çantası, suluğu, minicik boyu ve pırıl pırıl gözleriyle..
Yani bir anlamda hayata atıldı yuvadan kanatlarımızdan sıyrıldı.
Aceleyle çıktığımız evden okuluna gidip defalarca öpüşüp koklaşıp sınıfına bırakıp geldiğim evde yarım kalan sütlü mısır gevreğini, çıkartıp attığı pijamalarını görünce neden bu kadar duygulandım bilemiyorum.
Tertemiz bir sayfa onunki ve o yaştaki diğer tüm çocukların. Adına hayat denen bir defter veriliyor elimize inci gibi kusursuz yazılar yazmakta elimizde içine edip karalamakta.. Öyle bir kalemle yazıyoruz ki silmek mümkün değil. Sil baştan diye bir şey yok. anlatmak istediklerimi anlatamadığım kelimelerle dost olamadığım bir günümdeyim.
Olsun..
Keşke ben birinci sınıfa başlıyor olabilseydim diye düşündüm. Ve daha bir çok şey..
Canımın ta içi kızım..her şey senin için..
Mutlu, hatalarının keşkelerinin az olduğu başarılı masmavi bir hayat seninle olsun..
Bugünleri de gördüm ya..ve….
İlk günden çok özledim.
Yani bir anlamda hayata atıldı yuvadan kanatlarımızdan sıyrıldı.
Aceleyle çıktığımız evden okuluna gidip defalarca öpüşüp koklaşıp sınıfına bırakıp geldiğim evde yarım kalan sütlü mısır gevreğini, çıkartıp attığı pijamalarını görünce neden bu kadar duygulandım bilemiyorum.
Tertemiz bir sayfa onunki ve o yaştaki diğer tüm çocukların. Adına hayat denen bir defter veriliyor elimize inci gibi kusursuz yazılar yazmakta elimizde içine edip karalamakta.. Öyle bir kalemle yazıyoruz ki silmek mümkün değil. Sil baştan diye bir şey yok. anlatmak istediklerimi anlatamadığım kelimelerle dost olamadığım bir günümdeyim.
Olsun..
Keşke ben birinci sınıfa başlıyor olabilseydim diye düşündüm. Ve daha bir çok şey..
Canımın ta içi kızım..her şey senin için..
Mutlu, hatalarının keşkelerinin az olduğu başarılı masmavi bir hayat seninle olsun..
Bugünleri de gördüm ya..ve….
İlk günden çok özledim.
18 Eylül 2009 Cuma
Dövülmüş-tü-kelimelerim..

Dövülmüş kelimelerin her yeri sızlıyordu
En çokta kolları,
Artık yüklenmiş anlamları taşıyacak kuvveti yoktu
VE sakar duygulara tercüman olmaya niyeti..
Kendi düşen ağlamaz dememiş miydik
Demiştik..
Ağlama o zaman.
Sen kelimelerini iyileştir, canları çok yanmış.
Evet kelimelerin ağlayabilir
En çokta kolları,
Artık yüklenmiş anlamları taşıyacak kuvveti yoktu
VE sakar duygulara tercüman olmaya niyeti..
Kendi düşen ağlamaz dememiş miydik
Demiştik..
Ağlama o zaman.
Sen kelimelerini iyileştir, canları çok yanmış.
Evet kelimelerin ağlayabilir
Sen düşürdün çünkü..
Berrin'deniz'
11 Eylül 2009 Cuma
Ah Canan Tan..
Canan Tan'ın Toplam üç kitabını okudum son bir kaç ayda. İlki Piraye idi. Çevremdeki herkesten daha az etkilemişti beni. Dizi senaryosu gibi bir anlatımı vardı. YÜREĞİM SENİ ÇOK SEVDİ'yide bir umut almıştım. Okumaya başlayınca Piraye ile aynı havada olduğunu anlayıp bir kenara bıraktım. Bir süre sonra okuyacak kitabım kalmayınca tekrar okumaya başladım bir kaç günde bitirdim. Son olarak EN SON YÜREKLER ÖLÜR kitabını da tatildeyken fazla seçme şansım olmadığı için alıp okudum. Bu üç kitap konuları farklı olsada anlatım açısından aynı. Özellikle de üç kitabın da kadın baş kahramanı aynı karakterde diyebiliriz. GÜÇLÜ İDEALİST DİŞİYLE TIRNAĞIYLA BİR YERLERE GELMEYE ÇALIŞAN GURURLU KETUM AŞKA MESAFELİ DUYGULARINI BELLİ EDEMEYEN VS VS yani bana göre kitap için biraz sıkıcı tipler . Karşılarında ki erkekler ise, belli karizmaları olan, doğal, sevimli, içten, sıcak kanlı, aşka aşık ve yürekliler..Böyle bir tezat işte :)
Canan Tan'ın edebiyat çevrelerinde kabul görmediğini okumuştum gazetede. Kafanızı dağıtmak kendi yaşamınızdan uzaklaşmak isterseniz bu kitapları okuyabilirsiniz. Arada gözlerinizin dolmasına aldırmayacaksınız. Burun direklerimizi sızlatmayı iyi biliyor yazar. Bir film yada dizi gibi sürükleniyor sayfalar. Canan Tan'ın iletişim adresine atacağım e postada acilen kadın kahramanlarının karakter yapısında değişiklik yapmasını önereceğim. Hep aynı hep aynı fazlasıyla basit ve sıkıcı olmasına neden olup okur kaybedecek diye düşünüyorum. En azından ben, boş anıma gelmeden diğer kitaplarını okumam. Ayırd etmek ne kadar doğru olur bilmiyorum ama bu kitaplar daha ziyade bayanlar için yazılmış gibi hatta yanında bir avuç çekirdekle daha iyi gidebilir :)
Didim'de kitapçıdaki adam EN SON YÜREKLER ÖLÜR'ü alan hanımın birine, 'bu kitabı al yanına bir pakette selpak al ablaaa' diye söyleniyordu :)
Sonu mutlu bitmeyen aşklarda sürüklenip yüreğinizde dokunuşlar hissetmek ve beyninizi uyutma ihtiyacındaysanız bu kitaplar bire bir.
"Sen, gözlerinden ateşler saçarak, zehirli oklarını bana yöneltirken, ben sana âşık oldum Nehir..."
"Sen, tüm şatafatlı tanımlardan sıyrılıp en doğal halinle, yaramazlık yapan çocuklar gibi boynunu bükmüş bağışlanmayı beklerken, ben sana âşık oldum Deniz..."
Yüreklere düşen ilk kıvılcımlar...
Sonsuza dek süreceğine inanılan aşk, mutluluk... Ve o uğursuz kaza Kadının belleğinde kalan son sözcükler... "Sıkı tutun Nehir..."
Canan Tan'ın edebiyat çevrelerinde kabul görmediğini okumuştum gazetede. Kafanızı dağıtmak kendi yaşamınızdan uzaklaşmak isterseniz bu kitapları okuyabilirsiniz. Arada gözlerinizin dolmasına aldırmayacaksınız. Burun direklerimizi sızlatmayı iyi biliyor yazar. Bir film yada dizi gibi sürükleniyor sayfalar. Canan Tan'ın iletişim adresine atacağım e postada acilen kadın kahramanlarının karakter yapısında değişiklik yapmasını önereceğim. Hep aynı hep aynı fazlasıyla basit ve sıkıcı olmasına neden olup okur kaybedecek diye düşünüyorum. En azından ben, boş anıma gelmeden diğer kitaplarını okumam. Ayırd etmek ne kadar doğru olur bilmiyorum ama bu kitaplar daha ziyade bayanlar için yazılmış gibi hatta yanında bir avuç çekirdekle daha iyi gidebilir :)
Didim'de kitapçıdaki adam EN SON YÜREKLER ÖLÜR'ü alan hanımın birine, 'bu kitabı al yanına bir pakette selpak al ablaaa' diye söyleniyordu :)
Sonu mutlu bitmeyen aşklarda sürüklenip yüreğinizde dokunuşlar hissetmek ve beyninizi uyutma ihtiyacındaysanız bu kitaplar bire bir.
"Biliyorum, imkânsız aşk bu! Ama hükmedemiyorum kendime..." demişti Murat.
"Çünkü, Yüreğim Seni Çok Sevdi!.." Ardından da dizelere dökmüştü sevdasını.
"Yüreğim seni çok sevdi
o yürek talan
o yürek yangın yeri
o yürek seni istiyor bir tek seni...
" Aslı ile Murat’ın İstanbul-Bursa-Amerika üçgeninde yaşadıkları destansı aşkın öyküsü. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği kadar gerçek...
Kitabın sonu şu cümlelerle bitiyor..
Bir adın kalmalı geriye, birde o kahreden gurbet. Beni affet, kaybetmek için erken sevmek için çok geç..

"Sen, gözlerinden ateşler saçarak, zehirli oklarını bana yöneltirken, ben sana âşık oldum Nehir..."
"Sen, tüm şatafatlı tanımlardan sıyrılıp en doğal halinle, yaramazlık yapan çocuklar gibi boynunu bükmüş bağışlanmayı beklerken, ben sana âşık oldum Deniz..."
Yüreklere düşen ilk kıvılcımlar...
Sonsuza dek süreceğine inanılan aşk, mutluluk... Ve o uğursuz kaza Kadının belleğinde kalan son sözcükler... "Sıkı tutun Nehir..."
8 Eylül 2009 Salı
Hayko Cepkin ve İlahi
Hayko Cepkin - Demedim Mi
Yükleyen blogcini. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.
Birkaç gün önce TRT de bu klibi izlediğimde hem şaşırmış hem de hoşuma gitmişti. Sonrasında Saba Tümer'in programında izledim Hayko Cepkin’i.. Hareketleri ve söylemleriyle kendine has bir insan olduğunu düşünüyorum. Söylediği bu ilahiyi daha önce Ahmet Özhan’dan duyduğumu anımsıyorum ama bu kadar etkilememişti beni belki de hiç etkilememişti. Bugün defalarca dinledim ve izledim. Daralan ruhumu rahatlattığını hissettim. Klibin her karesi Hayko Cepkin'in her duruşu, mimiği, sesi, içtenliği bam başka geldi. Şeklin değil özün önemli olduğunu bir kere daha anladım.
Saçına bir defalığına da olsa mavi renkten başka bir renk değmemiş olan ben Hayko Cepkin'de bir kere daha gördüm ki insan saçına yakışan en güzel renk mavi..
Ruhumu yatıştıran sakinleştirici bir ilaç gibi geldi bana. Günde en az on doz almaya karar verdim :)
6 Eylül 2009 Pazar
Değişim..
Alıştığım şeyleri sevdiğimi de varsayıyorum..ve onlardan vazgeçmek benim için kolay olmaz. Buna tek düzelikten hoşlanmak denilebilir mi bilmiyorum ama evimdeki eşyaların bile yerleri yıllarca aynı şekliyle kalsa beni rahatsız etmez hatta huzur verir bu bana.
Banadair’i yazmaya başlayalı 26 ağustosta iki sene dolmuş.Bu iki sene içinde temamı hiç değiştirmedim oluşturduğum ilk haliyle kaldı. Bloğumu hazırlarken en fazla birkaç tane blog görmüştüm ne nedir bilmiyordum tam olarak. Gözümün önünde şekillenen örnekler olmadığından kendimce tamamen özgün şekilde hazırlamıştım. Bu halinden çok faklı değildi ilk hali sonradan html kodlarıyla birkaç gaddet eklendi o kadar.
Bloğun ismine gelince hiç düşünmeden ‘banadair’ demiştim..Çünkü ne varsa banadair olacaktı. Şimdi düşündüğümde daha farklı isimlerde koyabilirmişim.
Temamdaki resme gelince o benim için çok özel. O resmi gördüğümde ne bloğum nede blog fikrim vardı. Turuncuyu sevdim onunla ve zaman zaman kendimi daha çok.
Elindeki kahve fincanı, saçları, Finlandiya’da kışın en çok kullanılan şapka modeliyle kendimi buldum her daim…
Şimdi temamı da resmide değiştirmeyi düşünüyorum..Depresyonda olan kadınlar önce saçlarında değişiklik yaparlarmış ya, belki benimkide o hesap önce blogdan başlayıp sonra saçlarıma geçeceğim :) Nasılsa hiçbir şey aynı kalmıyormuş her şey değişmeye mahkummuş ya..
Dün temalara bakmaya başladım yüzlercesinden şimdilik birkaç tanesini kendime yakın buldum. Zaten alış verişte de böyledir benim için alacağım şeye ilk görüşte vurulurum işte bu derim ve ne pahasına olursa olsun alırım :) Temamı da böyle bulacağıma eminim.
Aslında siyah temaları hep sevmişimdir, göz almayan huzurlu, iç dünyan açığa rahatça çıkar ve karanlığıyla yumuşacık örtersin üstünü..Ama temam siyah olmayacak..
Bakalım, alıştığım sevdiğim banadair’im den turuncumdan vazgeçmek zor olacak mı?
Pazar günlerini sevmesem de mutlu pazarlar diliyorum..
Banadair’i yazmaya başlayalı 26 ağustosta iki sene dolmuş.Bu iki sene içinde temamı hiç değiştirmedim oluşturduğum ilk haliyle kaldı. Bloğumu hazırlarken en fazla birkaç tane blog görmüştüm ne nedir bilmiyordum tam olarak. Gözümün önünde şekillenen örnekler olmadığından kendimce tamamen özgün şekilde hazırlamıştım. Bu halinden çok faklı değildi ilk hali sonradan html kodlarıyla birkaç gaddet eklendi o kadar.
Bloğun ismine gelince hiç düşünmeden ‘banadair’ demiştim..Çünkü ne varsa banadair olacaktı. Şimdi düşündüğümde daha farklı isimlerde koyabilirmişim.
Temamdaki resme gelince o benim için çok özel. O resmi gördüğümde ne bloğum nede blog fikrim vardı. Turuncuyu sevdim onunla ve zaman zaman kendimi daha çok.
Elindeki kahve fincanı, saçları, Finlandiya’da kışın en çok kullanılan şapka modeliyle kendimi buldum her daim…
Şimdi temamı da resmide değiştirmeyi düşünüyorum..Depresyonda olan kadınlar önce saçlarında değişiklik yaparlarmış ya, belki benimkide o hesap önce blogdan başlayıp sonra saçlarıma geçeceğim :) Nasılsa hiçbir şey aynı kalmıyormuş her şey değişmeye mahkummuş ya..
Dün temalara bakmaya başladım yüzlercesinden şimdilik birkaç tanesini kendime yakın buldum. Zaten alış verişte de böyledir benim için alacağım şeye ilk görüşte vurulurum işte bu derim ve ne pahasına olursa olsun alırım :) Temamı da böyle bulacağıma eminim.
Aslında siyah temaları hep sevmişimdir, göz almayan huzurlu, iç dünyan açığa rahatça çıkar ve karanlığıyla yumuşacık örtersin üstünü..Ama temam siyah olmayacak..
Bakalım, alıştığım sevdiğim banadair’im den turuncumdan vazgeçmek zor olacak mı?
Pazar günlerini sevmesem de mutlu pazarlar diliyorum..
4 Eylül 2009 Cuma
yAzdAn geriye..
Kalan birkaç keçisi de kaçmış aklımı çok zorladığımda, uzun yazdan geriye, gidilen dönülen yüzlerce kilometre, annemin evindeki huzursuz huzurum, şimdi fıstıklı mı yoksa limonlu dondurmayı mı sevdiğimi unutsam da günde iki kere gidilen dondurmacı, durgun denizin kolları,tadını sevemediğim dutlar, yemediğim yiyemediğim onca meyve, bir tren yolculuğu sonrasında neşeli insanların roman havası, okuduğum birkaç kitap ve sonrası..ha bir de mezar taşı kaldı aklımda..avuçlarımda dut kurusunun kokusuyla…
Düşününce, uzun yazdan geriye kalan koca bir ‘hiç’ miş aslında..
Düşününce, uzun yazdan geriye kalan koca bir ‘hiç’ miş aslında..
5 Ağustos 2009 Çarşamba
çocukluk
Affan dedeye para saydım,Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var ne de adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiç bir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.
Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!
CAHİT SITKI TARANCI
Elimdeki bozuk paralarla satmaz ki affan dede bana çocukluğumu.
Tümleyemedim hayatımı bozukluklar kaldı cebimde.
Bitimsiz yaz tatillerini hatırlıyorum en çok. Patates kızartmasını sevmezdim o zamanlar. Uyandığım zaman mas mavi en mavi gökyüzünü görmeyi severdim ve dalında yeni kızarmaya başlayan kirazlarımızı. Bu mutluluktu işte. Ve yavru köpeklerimiz daha da büyük mutluluktu. Veteriner olmak isterdim köpek tutkum yüzünden. Bazen kediler yavrulardı günümüz onları sevmek ve doyurmakla geçerdi, ta ki biri onları toplayıp çok uzaklara atıp gelene kadar. En çok o kedi yavrularına ağlardım ve kurban bayramı sabahları.. Bayramları hala sevmem..hem de hiç..Kendimin bile çözümleyemediği bir huysuzluk mutsuzluk yaşarım.
Komşumuzun kızları aynı zamanda arkadaşlarım vardı. Neşeli sıcak bir sokaktık. Yine sıcak günlerde halılar yıkanırdı..Arap sabununu mıncıklamayı ayağımın altından buz gibi suyla akıp kaymasını severdim. Birde renk renk tebeşirleri.
Bebeklerime Yeşim ismini koyardım niyeyse. Yeşil gözlü her bebeğin adı Yeşim olmalıydı belki de..
Bulduğum her yere yazar çizerdim. Mahallemizdeki kütüphaneyi çok severdim. Ablam ve ağabeyimle gitmiştim ilk kez. Anasınıfındaydım sanırım. Elime aldığım ilk kitap Çirkin Ördek Yavrusuydu. O gün diz boyu kar vardı ve bizim bir de kızağımız. Eve dönüşümüzde yaşlı komşu teyzelerden birinin köşede kayıp düştüğünü görmüş ve çok gülmüştük. Okumayı öğrendikten sonra oradan hatırlayabildiğim iki kitap daha almıştım. Ülkü öğretmen ve Zehra’nın orucuydu bu kitaplar. Kitap gibi kitap kokuyorlardı ve sararmıştı sanki sayfaları..
Zehra’nın orucundan öğrenmiştim, mayhoş ne demek ve tan yerinin anlamını. Mayhoş vişne reçeli tadı diyordu..ve ben en çok vişne reçelini severim.
Affan dede neredesin?
3 Ağustos 2009 Pazartesi
Süper Kupa Süper Takımın
1 Ağustos 2009 Cumartesi
hediye kitabım ÇÖL ÇİÇEĞİ
Waris Dirie, çölde göçebe bir yaşam süren ve kızların sünnet edilmesi gibi gelenekleri hala uygulamakta olan Somalili bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. On iki yaşına geldiğinde, yaşlı bir adamla evlendirileceğini öğrenince, çöldeki ailesini terk ederek kaçar ve onu önce Afrika’daki arkabalarına, oradan Londra’ya ve sonra da ünlü bir model olacağı Amerika’ya götüren ilginç yaşam yolculuğu da başlamış olur.Gündüzleri Naomi Campbell gibi ünlü modellerle çalışan Waris Dirie, aynı zamanda Birleşmiş Milletler’in bir insan hakları elçisi olarak görev yapmaktadır. Fakat o yine de, geceleri, terk etmek zorunda kaldığı vatanı Somali’deki basit yaşamın özlemini çekiyor. Kadınların genel olarak, kendi ayakları üzerinde duran özgür bir birey olma çabası karşısında karşılaştıkları sorunlar, yokluklar ülkesi olan Afrika’nın çöllerinde yaşandığında, çok daha çarpıcı ve öğretici bir deneyim haline geliyor. Waris Dirie, bu sorunlarla nasıl başettiğini anlatarak, ister Afrika’da olsun, ister gelişmiş ülkelerde, benzer sorunlarla karşılaşan tüm kadınlara ışık tutuyor. Dirie’nin öyküsü aynı zamanda, yılmadan çalışıldığında, insanın her istediğini elde edebileceğini de gözler önüne seriyor ve herkese, dirençli ve çalışkan olma konusunda bir ders veriyor.Waris Dirie’nin çarpıcı yaşam öyküsünü anlatan bu kitap, on bir ülkede aynı anda yayınlandı ve hemen beyaz perdeye uyarlama çalışmaları başlatıldı.
Bloglar arası hediye kitap etkinliğine katılmıştım sanırım 6 ay kadar oldu. Bana bu kitabı ordanburdanhayattan gönderdi. Bu hafta içi dört
gecede severek ve merakla okuyup bitirdim. Özellikle biyografi tarzı kitaplardan hoşlananlar daha bir sevecek kitabı.
Kitabın tanıtımında da yazdığı gibi belkide kitaptaki en çarpıcı kısım Somali'de ve diğer bazı müslüman ülkelerinde kızların sünnet edilmesi. Yılda iki milyon kız çocuğunun bu vahşete maruz kalması. Kitapta detaylarıyla nasıl ilkel şartlarda bu olayın gerçekleştirildiği ve sonucunda enfeksiyon veya kanamadan ölmeyip hayatta kalan kızların ilerleyen zamanda yaşadıkları fiziksel ve psikolojik sorunlar da anlatılıyor.
Waris, inançlı, şanslı ve bu şansı kullanmayı bilen cesur ve akıllı biri.
Somali'de geçirdiği çocukluk yıllarında hiç bir teknoloji olmadan saat ve tarih kavramını dahi doğaya bağlamış açlık sınırında kalabalık bir aile olarak yaşayıp birbirlerine sokularak açıkta yıldızlar altında yatan, hayatlarını hayvanları için su bulmaya adayan, yağmur bulutu peşinden koşan yinede kendi dünyalarında mutlu..
Aklımda kalan bir cümle var..'olumsuz düşünmezdik. Olumsuz düşünmek enerjinizi alıp götürür. Oysa bizim bu enerjiye ihtiyacımız vardı' gibiydi bu cümle..
Zorluklar içinde yaşayan insanlar daha mutlu oluyor galiba..Kendi küçük dünyalarında ufacık mutluluk kırıntılarını bile biriktirip büyütebiliyorlar.
Helsinki'de yaşarken çok sayıda Somalili görüyordum. Biz Türklere benzer yanlarıda vardı..mesela, metroda yada alışveriş merkezlerinde gürültülü şekilde konuşmak ve gülüşmek gibi :) yada çocuklarının ele avuca sığmaz kural tanımaz halleri gibi :) ve kadınlarının selamlaşmak için yanaktan üç kere şap şup öpüşmeleri gibi :)) Bunun dışında en belirleyici özellikleri ise hepsinin aynı kokmasıydı. Yanınızdan geçtiklerinde açıkçası benim ve tanıdığım hiç kimsenin haz etmediği çok ağır bir kokuları vardı. Parfüm mü özel bir sabunmu bilemiyorum. Bir arkadaşım evlerinde tütsü kullandıklarını bunun kokusu olabileceğini söylemişti. Şimdi bile burnumun direği sızladı kokuyu anımsayınca:) O kocaman gülümsemeleri ve bembeyaz dişleriyle neşeli gürültücü yanlarıyla hayata tutunmuşlardı. Eminim bir çoğumuzdan daha mutlu olarak.
Okunası hatta unutulmayacak bir kitap..Almasını bilene çokk ders var içinde.
ve tekrar teşekkür ederin ordanburdanhayattan'a..
Bloglar arası hediye kitap etkinliğine katılmıştım sanırım 6 ay kadar oldu. Bana bu kitabı ordanburdanhayattan gönderdi. Bu hafta içi dört
gecede severek ve merakla okuyup bitirdim. Özellikle biyografi tarzı kitaplardan hoşlananlar daha bir sevecek kitabı.Kitabın tanıtımında da yazdığı gibi belkide kitaptaki en çarpıcı kısım Somali'de ve diğer bazı müslüman ülkelerinde kızların sünnet edilmesi. Yılda iki milyon kız çocuğunun bu vahşete maruz kalması. Kitapta detaylarıyla nasıl ilkel şartlarda bu olayın gerçekleştirildiği ve sonucunda enfeksiyon veya kanamadan ölmeyip hayatta kalan kızların ilerleyen zamanda yaşadıkları fiziksel ve psikolojik sorunlar da anlatılıyor.
Waris, inançlı, şanslı ve bu şansı kullanmayı bilen cesur ve akıllı biri.
Somali'de geçirdiği çocukluk yıllarında hiç bir teknoloji olmadan saat ve tarih kavramını dahi doğaya bağlamış açlık sınırında kalabalık bir aile olarak yaşayıp birbirlerine sokularak açıkta yıldızlar altında yatan, hayatlarını hayvanları için su bulmaya adayan, yağmur bulutu peşinden koşan yinede kendi dünyalarında mutlu..
Aklımda kalan bir cümle var..'olumsuz düşünmezdik. Olumsuz düşünmek enerjinizi alıp götürür. Oysa bizim bu enerjiye ihtiyacımız vardı' gibiydi bu cümle..
Zorluklar içinde yaşayan insanlar daha mutlu oluyor galiba..Kendi küçük dünyalarında ufacık mutluluk kırıntılarını bile biriktirip büyütebiliyorlar.
Helsinki'de yaşarken çok sayıda Somalili görüyordum. Biz Türklere benzer yanlarıda vardı..mesela, metroda yada alışveriş merkezlerinde gürültülü şekilde konuşmak ve gülüşmek gibi :) yada çocuklarının ele avuca sığmaz kural tanımaz halleri gibi :) ve kadınlarının selamlaşmak için yanaktan üç kere şap şup öpüşmeleri gibi :)) Bunun dışında en belirleyici özellikleri ise hepsinin aynı kokmasıydı. Yanınızdan geçtiklerinde açıkçası benim ve tanıdığım hiç kimsenin haz etmediği çok ağır bir kokuları vardı. Parfüm mü özel bir sabunmu bilemiyorum. Bir arkadaşım evlerinde tütsü kullandıklarını bunun kokusu olabileceğini söylemişti. Şimdi bile burnumun direği sızladı kokuyu anımsayınca:) O kocaman gülümsemeleri ve bembeyaz dişleriyle neşeli gürültücü yanlarıyla hayata tutunmuşlardı. Eminim bir çoğumuzdan daha mutlu olarak.
Okunası hatta unutulmayacak bir kitap..Almasını bilene çokk ders var içinde.
ve tekrar teşekkür ederin ordanburdanhayattan'a..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





