
AKKÖPRÜ; Ankara İstanbul yolunun başlangıcında Çubuk Çayı’nın bulunduğu yerdeki köprü, Selçuklu hükümdarı I.Alaaddin Keykubat döneminde (?-1237), Selçukluların Ankara Valisi Kızıl Bey tarafından XIII.yüzyılın ilk yarısında yaptırılmıştır.
Doğup büyüdüğüm mahallenin hemen girişinde olan bu köprünün resmi beni yıllar öncesine götürdü ve içimde tarifsiz hisler ve sızı bıraktı..
Onbeşyıl önce her sokağını karış karış bildiğim, benim abimin ablamın ve hatta amcalarımın bile okuduğu bir ilk okulu ve devamı niteliğinde ortaokulu olan beş bakkalı, bir tüpçüsü, bir şeker imalatçısı, bir halk ekmek bayii, bir gazetecisi, iki tuhafiyesi bir manavı, bir kahvehanesi, bir kuruyemişçisi, bir kütüphanesi, bir erkek berberi, terzisi, ayakkabı tamircisi,hırdavatçı ve tesisatçısı, bir eczanesi olan hemen hemen herkesin birbirini tanıdığı, güven içinde akşam ezanına kadar soluksuz sokakta oynadığımız yarısı müstakil evler yarısında ise blogların bulunduğu ufacık bir dünya idi..
Sokağımızın iki yanında yol boyunca ağaçlar ve kimi yeni kimi biraz daha eski bahçeli tek katlı evler vardı sıra sıra..O bahçelerde elma, armut, üzüm, kiraz, vişne, erik, kayısı, ayva ve dut ağaçları vardı.Bunlardan doyasıya yiyerek, bahçe duvarlarının üstlerinde çekirdek çitleyip, su savaşları yapıp, evcilik yakantop, istop, saklanbaç, körebe ve futbol oynayıp ip atlayıp geçirirdik bitimsiz yaz tatili günlerini..
Öğlen sıcağı çöktüğün de ki sessizliği sebzecinin yada eskicinin sesi bozardı.
Ne güzel olurdu salıncaklı, fıskiyeli süs havuzlu, ağaçlar içindeki, köpeklerimizin, güvercinlerimizin, gül ağaçlarımızın, asmamızın olduğu bahçemizde öğle saatlerinde ekmek arası patates kızartması yada domates peynir yemek, buz gibi vişne kompostosu ve limonata içmek..
Akşam üstleri renk renk çeşit çeşit çiçeklerle bezenmiş, minik domateslerin salatalıkların taze soğanların yetiştiği bahçeler sulanır, mis gibi toprak kokusu bazı evlerden gelen kızartma kokularına karışırdı.Evde olmayan bir şey için acil olarak bakkala gönderilir beş dakika içinde alır gelirdik.Heryerin kapalı olduğu saatlerde bir yumurta veya limon yada birazcık tozşeker için komşunun kapısını çalmak veya bahçeden bahçeye seslenmek hiç abes olmazdı.
Kedi, köpek, tavuk, horoz, güvercin, saksağan, kumru, serçe, sığırcık, arı, kelebek, sinek, böcek, karınca, kertenkele, solucan her an gördüğümüz canlılardı.
Üzerinde evcilik oynadığımız kilimlerimiz, yazın hortumdan akan buz gibi suyla yıkamaya can attığımız halılarımız ve yıkarken mıncıklamaktan zevkaldığımız arap sabunları vardı..Günler gezmeye, oynamaya, ayaküstü laflamaya, komşu teyzelerin tüm işlerini bitirip kapı önlerinde dantel yada örgü örmelerine yetecek kadar uzundu.
Yaz bir çırpıda geçer sonbaharda bazı bahçelerde salçalar kaynatılır, bazılarında envai çeşit turşular kurulurdu kocaman kavanozlara, sirke ve sarımsak kokusu tatlı serin akşam rüzgarına karışırdı.Okullar açılır defter kaplama ve bulunamayan bazı ders kitaplarının stresi başlar, simli kalemler ve kokulu silgiler ise o günlerin en mutluluk verici şeyleri olurdu benim için.
Eşiklere kadar kar yağar okullar tatil olurdu.Karın üstünde ilk adımları atan ben olmak ister, kapı önündeki karlar süpürülünce çok üzülürdüm.
Kartopu oynamaktan bithap düşüp el ve ayak parmaklarımız soğuktan acımış hissiz haldeyken eve döner ıslak eldivenlerimizi sobanın üstüne asar sular damladıkça 'cos' diye ses çıkardı..Mercimek çorbası ve kapuska kokardı ev ve kış kokardı hafiften genzi yakan kömür kokusuyla birlikte..
Şimdi tüm bunları biraz mutluluk, çokça hüzünle hatta içim acıyarak hatırladım ve kaleme dökemediğim bir çok şeyi..
Belkide kelimeleştiremediklerim içimi bu denli acıtan.
Gerçekten yaşadıkmı o günleri ?